14-03-2024
ANNELİK ÜZERİNE
Erna Furman
Annelerin, çocuklarının tamamen ya da kısmen kaybına verdikleri tepkiler üzerinde çalışırken, bir düzeyde, çocuk kaybının vücut egolarının bütünlüğünün zedelenmesi gibi bir acı oluşturduğu ortaya çıkıyor. Çocuğa kendinin bedensel bir parçası olarak yatırım yapma, sonra onu serbest bırakma ve kişilik gelişimi sürecinde bedensel mülkiyeti ona aktarma kapasi esnek beden sınırlarını gerektirir.
Bu anlattığı önemli bir şey aslında. Annenin çocuğu önce kendi parçası olarak görmesiyle, kendi vücuduyla çocuğunkini karıştırmasıyla başlayan anne-çocuk ilişkisinin süreç ilerledikçe çocuğun ayrı bir varlık olduğunu kabul eden, onun kendinden uzaklaşmasına ve kendine ait bir deneyim alanı oluşturmasına izin veren, hatta bunu kolaylaştıran bir seyre dönmesi gerekir. Baştaki annelikle sondaki annelik sabit bir şey değil, çeşitli dönemleri olan ve ayrıca nihai olarak annenin, çocuğun kendisinden ayrı bir birey, ayrı bir varlık olma hakkını tanıdığı bir süreç. Sürecin sonunda annenin geldiği yer çocuğun kendisinin bir hayat kuracak hale gelmesi. Çocuk yetersiz bir ortamda, fazla bencil, fazla narsist olarak büyüdüyse kendine bir hayat kuracak aşamaya gelmesi mümkün olmuyor. Bu süreç bir noktadan sonra anneyle babanın birlikte yürüttüğü ama başlangıcı anneyle olan bir süreçtir. Bunu hatırlatıyor yazar. Annelik hep aynı işlevi oluşturmuyor. İyi anne bir noktadan sonra çocuğuna niye arkadaşın yok, niye bilgisayarın başındasın, git arkadaşlarını ara vs diyebilen kadındır.
Kadın bedeni egosunun bu özelliği hem anneyi hem de başkalarını hem memnun eder hem de tehdit eder.
Kadın bedeni değişken bir bedendir. Kadın bedeninin sınırları erkek bedeninin sınırları gibi değildir. Kadın bedeni kendi içinde büyüyen bebeği önce kendi parçası gibi algılayan, sonra onun bedeniyle kendi bedenini karıştıran ama sonra çocuğu ayrı bir bedeni olan bir varlık olarak tanımlayan bir yapıdır. Dolayısıyla değişkenlik taşır. Anne hamile kaldığında beden imgesi değişiyor, hamilelik sırasında tekrar değişiyor. Çocuğu doğurduktan sonra belli bir zaman vücudu hâlâ hamileliğin izlerini taşıyor; fazla kilosu oluyor, endamı bozuluyor, onları tekrar toparlamaya uğraşıyor. Yani kadın bedeni değişkenliği tolere edebilen bir beden. Belki kadınların makyaj yapma ihtiyaçları da bundandır, makyajla yüz, iyi kötü değişiyor. Kadının bu değişken bedeni onun estetik cerrahiye daha iyi müşteri olmasını sağlıyor olabilir. Kuaföre gidip saçlarını değiştirmek de değişken vücut imgesine sahip olmalarından kaynaklanıyor olabilir. Mesela erkek kilo aldığında aynada kilo aldığını görür, bu onu bir ölçüde rahatsız eder ama çok da kafasına takmaz.
Ayrıca, büyümekte olan erkek ve kız çocukların kendilerini bedensel olarak annelerinden ayırma ve kendi cinsiyetlerine özgü beden egolarını tanımlama çabaları üzerinde annenin yapısının derin bir etkisi vardır.
Annenin yapısının en derin etkisi, çocukla kendini karıştırmayı sürdürmesi halinde çocuğun da kendini ayrıştırmasının daha uzun zaman alması şeklinde ortaya çıkar. Biraz derinden baktığınızda kız çocuklarının anneleriyle ayrışabilmek için bir sürü bedel ödediklerini görürsünüz. Bedenlerinin annelerine değil kendilerine ait olduğunu algılayabilmek için hızlı bir şekilde cinsellik yaşamaya yönelmekten tutun, dövmeler yaptırıp kendini damgalayan kadınlara kadar hepsinin arkasında bu vardır.
Bu zor sürecin doğası ve sonucu, kadınların ve erkeklerin anneliğe yönelik tutumları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu tutumlar, bu erken düzeyin primitif anksiyetelerine karşı birçok savunma önlemi içerir ve belki de kadın psikolojisi teorilerinde anneliğin sıklıkla ihmal edilmesine de sebep olur. Bu konuya yapılan analitik katkılarda kadın psikolojisinin çoğu zaman göz ardı edilen bir yönüne, yani anne olma potansiyelinin olduğu gerçeğine odaklanacağım. Kadının çocuk doğurma kapasitesinin farkına varması veya bunun eksikliği, kadınlığın genetik çekirdeğini oluşturur ve en başından itibaren kız ve erkek çocukların gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Anneliğin merkezi rolünün yaygın biçimde ihmal edilmesi, örneğin Tyson’ın (1994) kadın psikolojisine yapılan çağdaş katkılar hakkındaki incelemesinde örneklenmiştir. Tyson’ın katkıları, bizim klinik deneyimimizle çarpıcı bir tezat içindedir. Tyson’ın söyledikleri bizim dikkatimizi şunlara çekti: Dişi ve erkek beden egosu, anneninkinden (kadından değil) farklılaşarak gelişir; kızlar ve erkekler annelerini önce anne, sonra kadın olarak algılarlar; anneleri (kadınlık işlevi yerine annelik işlevi açısından) onların ilk özdeşleşme nesnesidir; küçük kızlar ‘hanımefendi’ olmak istemeden çok önce ‘anne’ olmak isterler(…)
Bence bu çok önemli bir gözlem; bir kız çocuk açısından anne dişi değil, annedir, böyle algılanır. Sonradan annenin dişilik vasfı anne imgesinin içine eklenir, dolayısıyla da kız çocuğunun daha küçük yaşlardan itibaren bebeklerle oynaması aslında annesini taklit etmektir, belki henüz özdeşleşme aşamasında bile değildir. Taklit, özdeşleşme aşamasından önce gelen bir mekanizmadır ve özdeşleşme ancak belli bir gelişkinlik düzeyinden sonra gerçekleşirken, taklit daha erken yaşlarda oluşur. Kız çocuğu iki yaşında bebeklerle oynuyor olabilir ama daha ödipalize olmamıştır, bunun arkasında annesini taklit etme ihtiyacı vardır. Annesinin onun içindeki tanımı anne olarak yazılmış, o da annesi ne yaparsa onu taklit ediyor; ilk taklit nesnesi annedir. Anneyle özdeşleşme ödipal dönemde oluyor. Bunları birbirinden ayırt edin, bunları anlamazsanız kafanız karışır.
SORU: Taklit introjeksiyonla ilgili bir şey mi?
Değil, anneden farklı olmanın oluşturduğu gerginlik ve acıyı azaltmak için anneye benzemeye çalışmak. Malzemesi henüz anneyle özdeşleşmeye yetmediğinden, bu ayrı olma gerçeğinden kaçabilmek için anneyi taklit edip, ben de aynı annem gibiyim diyerek, biz ayrı değiliz, diyor.
SORU: O zaman bu yaş grubunda erkek çocukların bebekle oynamaları çok anormal karşılanmayabilir?
Evet, bu sonucu çıkartmak mümkün. Anneyi taklit eder, hele de bir de kardeşi olduysa. Annenin kardeşine baktığını gözlüyorsa, gayet anlaşılır bir şey ve korkulacak bir şey değil. Bir sürü anne babada, çocuklar annenin ayakkabılarını giymeye çalışıyor, trans mı ya da eşcinsel mi olacak korkularına yol açtığından bazen bu sorulara maruz kalıyoruz, bu konuştuklarımız bunlara açıklık getiriyor.
(…)ve oyuncak bebeklerine özel bir isim vermeden çok önce, onlardan ‘bebekleri’ olarak bahsederler ve en önemlisi, anne olmak ya da olmamak (ve nasıl bir anne olmak) ile ilgili bilinçli ve bilinçaltı duygular ve endişeler her kadının yaşamı boyunca kadın olmanın çok önemli bir parçası olmaya devam etmektedir ve muhtemelen her erkeğin bilinçaltında da, ‘nasıl bir anne’ olurdum sorusu derinlerde hep çalışır.
Normal bir erkek de bir kadına ilgi duyuyorsa, içinde, bu kadın nasıl bir anne olur, sorusu olur. Bir kadınla bir hayat kurma projesi oluştururken, erkeğin, acaba ben bu kadınla bir hayat oluşturabilir miyim, gibi bir sorusu varsa, o sorunun içinde mutlaka, bu kadın iyi bir anne olur mu, doğmasına katkıda bulunacağım çocuğu ortada bırakmayacak, ona sahip çıkacak, anne olabilecek vasıflar taşıyor mu soruları da vardır. Aklı başında bir erkek yüzeysel, çok da anlamlanmayacak bir hayat yaşama tehlikesini geride bıraktıysa, bir derinliği varsa, muhakkak kadının çocuğa bakabilen bir kadın olmasını, bir ev düzeni kurabilmesini, o düzeni yürütebilmesini, o evi temiz, içinde yaşanabilir kılmasını bekler. Kadınlar da, bana bakabilir mi, sahip çıkabilir mi, korkaksa, acaba beni bırakıp kaçar gider mi, diye bakarlar. Bunların hiç sorgulanmadığı durumlarda boşluğu, birbirinin biriciği olmak kapatır. Pratikte, birbirinin biriciği olmak adına bütün bunlar görülüp tartılmıyor, sonra da bu çocukların hali ne olacak diye biz üzülüyoruz. Bütün hayat bir oyun oluyor, mutlu aileyi oynuyorlar. Çocuklara baktığımız zaman da bu insanların aslında hayatlarında ne kadar boşluk oluşturduklarını, hayat kurabilecek durumda olmadıklarını görüyoruz.
Temel kadınlık kavramı, annenin arka plana atılmasıyla oluşan ihmale uygun olarak, cinsel fallik monizm hakkındaki çoğu tartışmada, başlangıçtan itibaren bedensel bütünlük duygusuyla karakterize edilen ve özdeşleşmeyle desteklenen annelik bağlantısı olmaksızın, annenin kadın cinsel organına odaklanılarak oluşturulmaya çalışılmıştır.
Annenin annelikle, cinselliğiyle, karakter özellikleriyle ve beklentileriyle onu bir bütün olarak algılamak yerine annenin sanki erkeği çocuk sahibi kılmak için bir araç gibi algılandığı ve kadının da penis hasediyle, çocuk doğurma işleviyle ele alındığı, aslında kadının hakikatinin biraz küçümsendiği, ikincil plana atıldığı durumlardan söz ediyor. Erkek bakış açısını eleştiriyor. Sanki kadın, sadece kadın cinsel organına sahip bir varlıkmış gibi ama öyle değil, kadını, bunun arkasında başka bir sürü şeyi kapsayan, üretmeyi ve yaratmayı da içeren, bunu yapabildiğinde hayatının daha derinlikli ve anlamlı olabileceği hissiyatını içinde taşıyan bir varlık olarak ele almak gerekir diyor.
Bunun yerine, küçük kızların kendilerini eksik veya aşağı olarak tanımlamadıkları söylendi ve erkek çocukların görünen ve savunmasız penislerinin tehlikelere daha açık olmasına rağmen, kız çocuklarının görünmeyen cinsel organları ile kıyaslandığında erkeklerin daha güvenli ve rahat oldukları iddia edildi.
Freud’un bakış açısından veya 19. yüzyılın bakış açısından söz ediyor.
Çağdaş görüşleri özetleyen Tyson (1994), kız çocuğunun anatomisi ve annesiyle özdeşleşmesi sayesinde temel toplumsal cinsiyet kimliğini oluşturmanın daha kolay olduğuna dikkat çeker. Kızın cinsel organları ve bütün vücudu yaygın olarak ve tüm vücut duyumları bir bütün olarak deneyimlenir ve korunur. Cinsel organları başlangıçtan itibaren vücudunun bir parçasıdır.
Başlangıçtan itibaren erkek çocuğun ilk aşk nesnesi annesidir, daha doğrusu, erkek çocuk bütün bebeksi dürtüleri ve varlığıyla anneye yönelik bir varlıktır. Burada erkek ya da kız fark etmiyor, annenin bir parçası olarak doğuyor, hatta annenin vücuduyla kendi vücudunu ayrıştırması, ayrı bir vücudu olduğunu anlaması erkek çocuklarda bir yılı aşan bir zaman içinde gerçekleşiyor. Bu durumda da ilk yöneldiği ve fazla etkilendiği insan, annesi; bunun üzerine sonradan baba ekleniyor; eğer ortam çocuğu ödipalize eden bir ortamsa, sonra babaya yönelecek. Anne-babanın ilişkisi çocuğu etkileyip onların arasındaki enerji alanına girmek isteyecek bir çekim oluşturuyorsa, çocuk o zaman ödipalize olacak ve olduğunda da, ‘annem babamı seviyor, babamla sevişti, bari ben de babam gibi olayım’ diyecek. Nihai olarak erkek çocuğun babasıyla özdeşleşmesinin altında bu farkındalık ve algı yatıyor. Erkek çocuğun yatırımı, özdeşleşim nesnesi olarak anneden babaya dönmüş oluyor. Bu durumda erkek çocuğun işi daha zor olabilir mi, diyor yazar.
Kız çocuğunun özdeşleşim anlamında baştan itibaren anneyle bağı güçlü olduğundan, ödipalizasyon döneminde kız çocuğuna şu ekleniyor; babasına yöneldiğinde, babası annesiyle seviştiğine göre, babası gibi bir adam istiyorsa, o zaman annesine benzemeye çalışıyor. Böylece babasına benzeyen, babasının annesinde oluşturduğu çekimi kendisinde oluşturabilecek bir erkeği içinde benimsemeye başlıyor. Ödipal dönemde de bu anlamda tekrar anneye benzemeye yöneldiğinden, anneyi taklitle başlayan eğilim güçleniyor ve kız çocuğu kafası çok fazla karışmadan, içi bulanmadan, çeşitli parçalar oluşmadan bir büyüme yoluna giriyor.
Kız ve erkek çocukta nasıl oluyor sorusunu cevaplamaya çalışıyor yazar. Yalnız bunu söylerken şunu ihmal ediyor; aslında erkek de kız da olsa, bebekler/çocuklar annelerinin sevdiğini severler. Anneleri kime yöneldiyse onlar da ona yönelirler. Mesela anne kardeşine çok yöneldiyse kız da kardeşine yönelir. Annenin doğal olarak böyle bir kılavuzluğu vardır. Burada eğer anne erkek seven bir kadınsa, kocasıyla mutlu olduğuna göre öyle olacaktır, erkek çocuğa, ‘erkek ol’ der. Çocuğun da önce anneyle özdeşleşmiş olması ve sonra babaya dönmesi sıkıntılı bir şey olmaz. Zaten o kendisine annesini rehber tutarak, demek ki annem babamı seviyor, ben de babam gibi olayım, demeye yönelir ve fazla sancılı bir süreç olmaz.
Ne zaman sancılı oluyor? Border-line’larda. Bu durumda aile sistemi aile olma vasfı oluşturmakta o kadar zorlanıyor ki… Ortamda fazlasıyla öfke var ve çocuklar fazlasıyla ihmal edilmiş oluyor. Özellikle annelerin çalışması ve çocuklara anne dışındaki insanların bakmış olması böyle bir durumu doğuruyor ve bu çocuğun en büyük derdi, annesini iyi olarak tutabilecek mi, tutamayacak mı, oluyor. Anneye duyulan öfke çocuğun psikolojik varlığını tehdit edecek bir tehlike haline geliyor ve çocuğun önceliği akıl hastası olmadan yaşamaya çalışmak oluyor. Öyle olunca, çocuk baştan itibaren benlik bütünlüğünün kolay bir şekilde oluşmasını sağlayacak bir ortama sahip olmuyor. İçindeki akıl hastası olup olmama sorunsalı en önemli gaye haline geliyor, kadın, erkek, anne olmak çocuğun dünyasında sonradan yavaş yavaş tartışılan, ele alınan konular oluyor. Normal bir çocuk aslında tamamen anne baba uygun bir ortam, yani aile oluşturabildiklerinde büyüyor. Aile dediğimiz sistem de çocukların iyiliğinin, zayıf olanların iyiliğinin önce düşünüldüğü, güçlü olanların en fazla verdiği, bundan da şikâyet etmediği, anneyle babanın işbirliği içinde oldukları, birbirlerinin problemlerine uyumlanmadan birbirlerini yerlerini dolduracak insanlar olmaya zorladıkları bir sistemin adıdır. Birbirlerini yerlerini dolduracak insanlar olmaya zorlamayan sistemler biriciklik sistemleridir ve oradan bir şey çıkmaz.
Bu nedenle, beden bütünlüğü duygusunu tanımlamak kız için normalde daha sorunsuz bir süreçtir. Aynı zamanda annesiyle özdeşleşmeşmiş olması kendi vücudunu benimsemesine yardımcı olarak, anne gibi kadın cinsel organlarına sahip olmak ‘deneyimsel bir anlam’ sağlar. Annelik dışarıda bırakıldığında bu düşünceler, erkek-kız çocuk karşılaştırmalarıyla ve ilgili fallik-narsisistik pencereden kimin ‘daha iyi’ olduğu veya ‘daha iyi durumda olduğu’ sorusuyla sınırlı kalıyor.
Büyütme dediğimiz şeyin bir unsurunu dürtüler oluşturur. Anne-çocuk ilişkisini veya baba-çocuk ilişkisini ‘büyüten ve büyüyen ilişkisi’ olarak tanımladığınızda, ebeveynin çocuğu büyütme seviyesi kendi büyüme seviyesi kadardır. Bir adamın anal özellikleri varsa, dürtüleri de kıçındaysa, çocuğunu büyütme düzeyi kendisi kadar olur. Böyle bir sınırlama var. Çocuk kendi kendine büyümüyor, birinden aldığı enerjiyle büyüyor ve o büyütenin verdiği enerji anal düzeydeki bir gelişmeye tekabül ediyorsa, çocuk orada kalıyor, ötesine geçemiyor. Burada şunu netleştirmek gerekiyor; anne-babanın çocuğa olan yönelimleri ve verdikleri enerji önemli; eğer anne-baba kendi aralarında bir enerji üretebiliyorlarsa, bu enerji çocuk büyütmeye müsait bir enerjiyse, o zaman çocuk onlardan aldığı enerjiyle onların düzeyine doğru gelirken ödipalize olur. Eğer anne babanın düzeyi ödipal değilse, çocuk da orada kalır.
İster kız ister erkek çocuk olsun, çocuk ödipalize olduğunda dürtüler cinsel organlara gelir. Burada kız çocuğunun bir handikapı var, dürtüleri fazlasıyla vücudunda kalıyor. O zaman da kız çocuğu güzel olmaya, görünür olmaya, dikkat çekmeye çalışan bir ruh olarak yapılanıyor. Kız çocuğunun dürtüsel gelişimi erkek çocuğa göre daha yavaş oluyor. Acaba bunun arkasında erkek çocuğunun cinsel organının görünür olmasının, kızınkinin görünür olmamasının bir payı olabilir mi? Olabilir. Stimüle eden, uyaran olarak erkek çocuğun kendi cinsel organını görüyor olması, dürtülerinin çüküne gelmesini hızlandırıyor olabilir. Ya da belki daha doğuştan gelen bir şey var çünkü nasıl bir aileden çıkarlarsa çıksınlar, bütün kız çocuklarının dürtüleri ağırlıklı olarak vücutlarında oluyor, dürtünün cinsel organlara gitme eğilimi çok fazla değil. Çocukluk mastürbasyonuna yönelmiş kız çocuklarında dürtünün cinsel organlara gelme eğilimi daha fazla. Buradan, bir şekilde bir uyarana ihtiyaç olduğu anlaşılıyor.
Ergenlik çağına gelmiş bir kızın erkeklere bütün yönelimi aslında narsisistik ihtiyaçla olur, dürtüsel bir ihtiyaçla olmaz, ilgi ve dürtü çekme, beğenilme ihtiyacıyla olur ve genç kız biraz iddialı bir tipse, erkekleri baştan çıkartabileceğini görmeye meraklı olur, ancak dürtüsel kapasitesi hazır olmadığı için, narsisistik ihtiyaçlarımı karşılayacağım derken kendine eziyet ettiği, zarar verdiği veya kendine ihanet etmek zorunda kaldığı durumlara düşer. Buralarda kız çocuğunun belli doğruları ve yanlışları olan bir anne-babaya duyduğu ihtiyaç fazladır. Bu eksikse, çocuğun burnunu belaya sokmadan o zorlu yılları geçirmesi çok zor olur.
Günümüz dünyasının özgürlük, çocuklara karışmamak gibi palavralarını bir kenara koymak ve bir insanın gücü neye yeter, ona bakmak gerekir. Bence temel kriterlerden biri, bir kızın kendini koruyabilecek, kendini doğru idare edebilecek hale gelmeden cinsellik yaşamasının felakete neden olacağıdır. Bir hayır getirmez, çocuk bir şey de anlamaz, bu sadece onun narsisistik sistemini ayakta tutmaya yarar. Bu durumda cinsellik erkeklere verilmiş bir ödündür, bedenlerini onlara sunarlar. Bu beraber bir şey oluşturmak değildir, av olurlar.
Bana sorarsanız ergenlik çağındaki bütün çocuklar biricik olmaya çalışırlar, ancak bunu bırakabilenler kendilerini geliştirip onun yerine içlerindeki sevgiyle ve içlerinden gelenle yaşamaya başlarlar. Zaten böyle insanlar da biriciklik sevdasında olanları değil, beraber bir şey oluşturabilecekleri insanları ararlar; iyi anne olur mu, evine bakabiliyor mu, bir kalitesi var mı, yoksa herkesle yatıp kalkan birisi mi diye bakarlar. Çünkü erkek ruhu, eğer gerçekten erkek olarak geliştiyse, beraber olduğu insanı korumak için ölümü göze alan bir varlıktır. Kim önüne gelenle yatan biri için ölümü göze alır? Bunlar insanlığın binlerce yıldan beri getirdiği temel duygu ve kavramlar. Ne oldu, son yüzyılda insan mı değişti?
Bizim yaptığımız işi yapan insanların bu önyargıları bırakması lazım. ‘Ben çocuğumla arkadaş gibiyim’ bunlar saçma sapan şeyler. Arkadaşı çocuk kendisi bulsun ama bir tane annesi var. Bunun altında hep biriciklik var.
SORU: Bazı hastalarda vajinismusu konuşuyoruz, bunun içinde dürtülerin cinsel organlara geç ulaşmasının payı var mı?
O bence çok katlı bir şey. Olabilir. Eğer bir anne çocuğuyla fiziksel temastan, kucağına almaktan kaçınan, kakasından iğrenen, biraz mesafe koyan bir anneyse böyle bir durumda çocuk fiziksel yakınlığa çok alışmış değildir. Hepimiz fiziksel yakınlığı annemizin memesinde, kucağında deneyimlemeye başlıyoruz. Yakınlık bizim için bir tehlike olmaktan çıkıyorsa, annemiz bizi fiziksel yakınlığa hazırlayabiliyorsa bir cinsel hayatımız olur. Vajinismus sırf bu sebeple de olabilir, anne soğuk, donuktur, çeşitli sebeplerle fiziksel temastan kaçınıyordur. Çocuk, cinselliğin yaşanması için gereken fiziksel yakınlığı annesiyle çok eksik yaşamıştır. Hiç yaşamamış değildir ama çok eksiktir. Vajinismus penis hasedinden de olabilir ama hasedi çok fazlaysa bu da o insanın ruhen cinselliğe hazır olmadığını düşündürür.
Kız çocuklarının kadınlaşması, ki kadınlaşma dediğimiz şey cinsellik yaşamak demek değildir, kız çocuğu özelliklerini yavaş yavaş geride bırakmasıdır. Kız çocuğu özellikleri nelerdir? Görünmek, beğenilmek, herkesin onunla ilgilenmesini istemek vs. Kadınlaşma dediğimiz şey, bir erkekle bir hayat oluşturma noktasına gelmektir. Bunu severek yapabileceği bir eşi varsa, kız çocuğu o zaman kadınlaşmaya başlar. Kadın cinselliği erkek cinselliğinden daha derin, daha doyurucu bir cinselliktir. Sadece haz kapasitesi açısından değil, ruhen doyurucudur. Böyle olduğu için, kadının sevdiği bir eşi varsa, o zaman cinsel kapasitesi gittikçe artar. Kız çocuğunun uyarılması klitoraldir, kadınlaşmaya başlayan kadında ise vajina ve daha sonra daha derinlikler duyarlı olmaya başlar. Bu da tamamen kadının yaşadığı hayatla ilgili bir şeydir. Arada sevgi ve pozitif bir enerji varsa, böyle bir gelişme mümkün olur. Bir kadının ruhsal olarak gelişmesi için onu seven bir erkeğe muazzam bir ihtiyacı vardır yoksa hayatı biraz boşa gider. Ama bugünün dünyasında belli vasıfları olan erkek sayısı çok düşük, gerçekten şanssız bir dönemdeyiz.
SORU: Bir de iyi bir babanız varsa sizi kadınlaşma sürecine hazırlar demiştiniz.
Eğer baba gerçekten güvendiği, bağlandığı, belli doğrular yanlışlar sistemi olan aklı başında biriyse kız daha doğru bir insan seçer. Hatalarından öğrenmek zorunda kalmaz. Kendi aile sisteminde öğrendiğiyle çok fazla zaman kaybetmeden, kendini çok fazla yıpratmadan doğru adamı bulur. Kadınların hayatlarında erişkinlik, kendilerini geliştirme ve yenileme açısından erkeğe göre daha fazla potansiyel taşır ama bu potansiyeli kendi başlarına canlandıramazlar, illa bunu canlandırmalarına yardımcı olacak bir partnerlerinin olması gerekir.
SORU: Kız çocuğuyla kadın arasında fark var.
Kadın, erkek seven, penis seven varlıktır. Eğer çocuk babasını sevebildiyse, saygı duyduğu, yerini dolduran, biraz çekindiği, doğrular yanlışlar sistemine sahip bir adamsa, o zaman kız çocuk erkek sevmeye hazır halde olur. Kadınla kız çocuğu arasındaki fark bu. Kız çocuğu erkekleri peşinde koşturmaya çalışır, hatta üç beş tanesini koşturup bir de birbirlerine kırdırabiliyorsa pek mutlu olur. Kadınlıkta ise penis hasedi geride kalır, cinsellik kadını enerjiyle besleyen bir deneyim alanına döner ama her erkek bu katkıda bulunamaz, adamın pozitif bir enerjisi varsa bu mümkün olur. Yoksa, adam kadını et yerine koyup birlikte oldu diye bir enerji vermez. Kadın zaten sonra kendini kötü hisseder.
Anneliğin temel rolüne ve onun bir parçası olan ‘iç mekâna’ odaklanan pek çok analitik katkının özellikle ABD de, konunun kendisi kadar izole edilmiş ve ihmal edilmiş olması dikkat çekicidir. Bu katkılar arasında Chasseguet-Smirgel (1976), Erikson (1956, 1964), T.-B. Hägglund ve ark. (1978), T.-B. Hägglund ve ark. (1980), V. Hägglund (1981), Horney (1926, 1932), Kestenberg (1956a, 1956b, 1968) ve Torsti (1993) sayılabilir. Chasseguet-Smirgel, (1976) makalesinde, cinsel fallik monizmin, erkek çocuğun annesiyle olan ilişkisinde açılan çifte narsisistik yaraları, yani anne karşısındaki cinsel yetersizliğini ve çaresizliğini, bununla birlikte ödipal hayal kırıklığını ve ayrıca ona bağımlı olmanın yaralarını savuşturmak için icat edildiğini öne sürüyor.
Ödipal hayal kırıklığı erkek için, ‘annem benimle sevişmiyor ama babamla sevişiyor’dur. Kız için de tam tersidir. Ödipal zafer tam bir felakettir. Annenin babaya değil de çocuğa yönelik olması, baba karşısında zafer kazanmış olmak, aslında erkek çocuğun her otorite figürü, kendisinden daha gelişkin her insan karşısında tehlikede hissetmesine yol açar, biraz kendini başarısızlaştırma eğilimi olur. Ödipal zafer kazanmış çocuklar kendilerini başarısızlıkla korurlar, yoksa hastalanma tehlikesi taşırlar. Bir piyanisti anlatan Avusturalya filmi vardı. Baba çocuğu piyanist yapmak için çok fazla baskı yapıyordu, anne pasifti, baba bütün sahneyi domine eden bir adamdı. Çocuk da içine kapanık bir çocuk ve sonra bir gün bir yerde birincilik kazanınca hastalanıyordu. Çocuğun o ödipal zaferi kazanması annesinin kocası olma fantezilerini o kadar uyandırıyor ki, çocuk o fantezinin altında kalıp hastalanıyor.
SORU: Kızlarda da böyle mi?
Hayır. Bu konu anne ve erkek çocuklar arasında. Kızlarda konu baba olduğundan, baba hastalandırıcı bir tesir oluşturmaz. Baba, bir insanın ağır narsist olmasına, bir çocuğun önüne gelenle yatıp kalkmasına sebebiyet verebilir ama akıl hastası yapmaz, ağır problemli yapar. Anneler akıl hastası yapar.
SORU: O zaman anneyi iyi tutmaya uğraşmakla ödipal zaferden dolayı kendini başarısızlaştırma biraz iç içe mi?
İç içe değil de ona benziyor. Ödipal zafer çocuğun kendini yanlış tanımlamasına ve o tanım da hayatının allak bullak olmasına sebep olur. O yanlış tanımın kendini çok yukarılarda tanımlamasına neden olacağını hissedince, çocuk kendisini farkında olmadan başarısızlaştırarak o tehlikeden kaçınmaya çalışır. Çok dikkatli baktığınızda bunu bir sürü insanda görürsünüz. Onu ayrıştırmak lazım. Bir insan kendini başarısızlaştırıyorsa, acaba annesini iyi yapmak için mi, yoksa babasını yok etmekten kaçındığı, babasını annesine bırakmaya uğraştığı için mi yapıyor, buna bakmak lazım.
SORU: Bu tanım hatası kendisini Allah gibi görmesi mi?
Evet. Bu, insanın hayatın dışında kalmasına sebep oluyor. O kadar yüksek tanımlıyor ki kendini, insan gibi değil de başka bir şey gibi yaşıyor, müthiş çoraklaştırıcı bir şey. Üstünde bulunduğu, yürüdüğü toprak çok mekanik, kuru bir şey oluyor. Büyük bir kayıp. Tabiatın kanunu, bir çocuğun anne babasının çocuğu olarak, onların oluşturduğu alanda büyümesidir. Çocuğun, insanlık zincirinin bir parçası olarak, anne babanın ölümünden sonra onların devamını sağlayan bir varlık olarak tanımı var. Çocuk sanki bir lütufmuş, her şeyin anlamı çocuktaymış gibi bir durum olursa, çocuk bunun altında ezilir. O tanıma inandığı için de bütün hayatı boyunca seyirci olur. Herkes onu çok değerli hissedecek zanneder. Evet, kendini çok değerli hissediyor ama öyle kötü bir tanımı ayakta tutmak zorunda kalıyor ki, onu ayakta tutabilmek bütün hayatı haline geliyor. Her şeye öyle bakıyor, beni biricik yaptı mı yapmadı mı? Bu sefer hayat iki boyutlu, derinliğini kaybetmiş, devamlı kazanan ve kaybeden hali içinde olunan yapay bir şeye dönüşüyor.
SORU: Kendini çok değerli bir yere koyduğunda, tersi de, değersiz hissetme kısmı da çok ağır oluyor.
Ne kadar yüksekteysen o kadar sert düşüyorsun. Bununla savaşabilmek için hayatı anlamlandırma ihtiyacı duymak lazım, yoksa bir anlam oluşmadan devam eder gider. Ben, birbirinizle bir şey oluşturamıyorsanız niye çocuk doğuruyorsunuz, diye kızıyorum.
Kadınların aşağılık durumunu savunan küçümsemenin arkasında güçlü, haset edilen ve dehşet verici bir anne imagosunun olduğunu söyler. Bu anlayışlı gözleme karşı çıkmıyorum, ancak bunun her şeyi açıklamadığını düşünüyorum. Oğlanlar ve kızlar, erkekler ve kadınlar, ‘psikolojik annelik çabasının kadınlığın özü olduğunu’ (V. Hägglund, 1981, s. 143) kabul etmekte zorlanırlar; ‘anneliğin’, erkek ve kadın cinsel kimliğinin oluşmasındaki rolünün dışında bırakılmaya bu kadar hazır olunması annelikle ilgili derinlerde yatan erken dönem hassasiyetleri uyandırıyor olmalı ki bu kadar görmezden gelinmeye çalışılsın. Uzun yıllar boyunca bu endişeleri tanımlayabilmek için çabaladım ve bulgularımdan bazılarını formüle ettim (Furman, 1982, 1984, 1992, 1993, 1994). Şimdi, doğası gereği zor olan bu meseleleri açıklığa kavuşturmak umuduyla aldığım mesafeyi tekrar gözden geçireceğim.
Annenin Beden Egosunun Parçası Olarak Çocuk’ta (1969) ebeveynlerin çocuklarına yaptıkları özel yatırımı, onların ebeveynlik aşamasına girişlerinin bir işareti olarak tanımlamıştım. Diğer tüm nesne ilişkileri yatırımlarından farklı olarak, ebeveynlerin çocuklarına olan yatırımları narsisistik bir içerikle başlar;(…)
Narsisistik yatırım, annenin çocuğu kendi parçası olarak algılamasıdır. Normal hallerde bebek, annenin vücudunun bir parçasıdır. Anne çocuğu doğurdu diye bir günde ondan ayrı bir varlığa dönüşmüyor, dönüşmesin de. Çocuğun annenin bir parçası olduğunu hissetmeye ihtiyacı var. Winnicott buna, ‘illüzyon’ diyor. Anne çocuğun bunu sürdürebilmesi için ona destek olur, yani her şeyden önce ona duyarlılık gösterir, ihtiyaçlarını hisseder ve karşılar, çocukta kendini annenin bir parçası olarak algılama illüzyonunu sürdürür. Yeni bilimsel araştırmalardan, bebeğin daha doğduğu andan itibaren anneyle kendisinin ayrı varlıklar olduğunu algılayan bir tarafının olduğunu, ama bu ona fazla sert geldiği için onun parçası olduğu illüzyonuna inanarak ihtiyacı olduğu süre boyunca kendini annenin parçası olarak tanımladığını biliyoruz. Bu genel olarak ortalama dokuzuncu aya kadardır. Dokuzuncu ayda bu sefer anneye müthiş bir haset uyanıyor, çocuk anneyi fazlasıyla taklit etmeye başlıyor, yürüme, konuşma denemeleri başlıyor ve ondan sonra bebeklikten çıkıp, omnipotans dediğimiz sürece giriyor. Annenin dünyasından bakınca, bebek ilk üç ay iğneli fıçıda, anne de muazzam bir hassasiyet göstererek onu oradan çıkartmaya çalışıyor. Annenin belli bir annelik kapasitesi varsa, onu oradan çıkararak giderek kendinden ayrı bir varlık olarak sevmeye, bu kapasiteyi geliştirmeye başlıyor. Anne bunu yapıyorsa, onu kendi parçası olarak tutmuyor, kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye çalışmıyor demektir.
Narsisistik yatırımla nesne yatırımı arasındaki fark şu; annenin yaptığı yatırım narsisistikse, kaçınılmaz olarak çocuğu kendi projesine dönüştürüyor ama bizim sevgi dediğimiz nesne yatırımıyla sevdiyse, bunu yapmıyor, onu anlamaya, tanımaya çalışıyor, onun özelliklerinin, kendine göre bir hakikatinin olmasından mutlu oluyor, biraz hayranlık ve şaşkınlıkla bakıyor ama proje yapmıyor. Arada çok büyük bir fark var, biri narsist, diğeri seven anne.
(…)çocuk kendiliğin(self) bir parçası olarak algılanır. Bununla birlikte çocuk giderek sevilen bir kişiye dönüşür, nesne yatırımı daha ağır basar. Çocuk büyüdükçe, bu iki yatırım türü arasındaki dengede göreceli bir kayma olur, ancak narsisistik yatırım hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmaz ve nitelik açısından çocukla ilgili beklentilerde her zaman önemli bir faktör olarak kalır.
Çocuk ölümü annenin hayatındaki en büyük sarsılmayı oluşturur. Kendi karnında büyüttüğü bir varlık olarak her annenin bir miktar narsisistik yatırımı ister istemez çocukta kalır, bu, narsisistik kişilik bozukluğunda tamamen böyle olur, daha normal bir insanda daha az olur. Babada olmaması lazım, olursa o zaman baba çocuğu annesinden yeterince koruyamaz, annenin tuzaklarına çok kolay düşer; piyano öğrensin, para gönder, der kadın, adam, tamam, der. Ama çocuk ne zaman arkadaşlarıyla oynayacak, içinden geldiği gibi davranacak, o deneyimler yok. Annenin narsisistik yatırımına baba da katılmış olur. Çocuğun hayatı bizim dikte ettiğimiz, kurguladığımız şekilde yürüsün çizgisinde olurlar. Baba çocuğu karnında büyütmedi ki, parçası yapmıyorsa, kadına, ne yapıyorsun, kendine gel, çocuk senin oyuncağın mı, projen mi, bırak kendini bulsun, der. Bunu diyecek bir babaya her kadının ihtiyacı vardır.
SORU: Onu diyecek bir adamın öyle bir kadınla bir araya gelmesi mümkün mü?
Burada şunu söylemek istiyorum; her kadının onu doğruda tutacak birine ihtiyacı vardır. Kadının kız çocuğu olmaktan kadınlığa seyrinin adamın özellikleriyle ilgili olduğunu söylerken de aynı şeyi söylemiş oluyorum. Kadının kendisi çocuksu bir varlıktır, kız çocuğudur, nefsine düşkündür, güzel olayım vs der. Erkek, kadını bu özellikleriyle seviyorsa, kadını seviyordur. Yoksa erkek gibi olsun da seveyim diyorsa o zaman iş başka yerlere kayar. Kadın böyle bir varlıktır. Erkek, bu kadın nasıl sevecek, diyorsa, kadını doğruda tutamıyor demektir, o zaman sevemez. Erkek, hayatında kendini ve başka bir insanı doğruda tutabilecek özellikler geliştirmediyse, kadınları seviyormuş gibi yapar ama sevemez, biriciklik oynar. İş gelir adamın ne kadar gücü olduğuna dayanır. Hiçbir kadına tek başına çocuk emanet edilmez, kadın onu kendi projesine çevirir.
Çocuğa yapılan narsisistik yatırım diğer ilişkilerdeki narsisistik unsurlardan niceliksel olarak farklıdır (daha fazladır). Çocuğun ebeveyn yatırımının diğer nesne ilişkilerinden farklı olması gibi, anne yatırımının da baba yatırımından önemli ölçüde farklı olduğunu belirtmiştim. Her iki ebeveyn de çocuğu kendi zihinsel benliğine dahil eder, ancak yalnızca anne onu bedensel benliğinin bir parçası olarak da kabul eder, yani çocuk, annenin kendi beden egosunun sınırları içerisine dahil edilir.
Bunu nereden anlarız; çocuk doymuştur, anne ona yemek yedirmeye çalışır, ayakkabısını giydirmeye çalışır. Bir sürü hareketiyle, çocuğun kendi beden egosunu hesaba katmadan onu parçası gibi algıladığını görürüz. Bazen de, evlat edindikleri çocuğa annelik yapmaya çalışan kadınlar eğer bebek olarak evlat edinmişlerse, onu içlerinde kendi çocukları gibi algılamaya başladıklarında karınlarında büyütmedikleri halde normal annelerle aynı tutumları gösterirler. Elini, ayağını sileyim, çişi gelmiştir hadi çişini yap, şu yemeği ye vs yapmaya başlarlar. O zaman bu kadınların da kendi annelerinin onlara yaptıklarını o bebeğe yaptıklarını gözlersiniz.
SORU: Narsist anneyle seven anne arasındaki fark çocuğu zihninde tutup tutmaması mı?
Hayır. Narsist bir anne de çocuğu zihninde canlı tutabilir. O başka bir şey. Annenin bir derinliği varsa, kendi annesini ve sevgi nesnelerini içselleştirebildiyse, çocuğunu da iç dünyasının bir parçası haline getirir, zihninde canlı kalır.
SORU: Narsist annenin dikkati çok kolay başka bir yere kayıyor ya, çocuğu unutur mu?
Hayır, narsist annenin en büyük doyumu çocuğudur. Ona çok emek vermese bile onu proje yapmasında bir fark olmaz. Narsist annenin en büyük karakteristiği çocuğu içinde silmesi değil, çocuğu proje haline getirmesidir. Normal anne çocuğunun hakikatine uygun bir karakter geliştirmesine, kendi ağız tadına, kendi gördüğüne, kendi deneyimlediğine göre bir dünya oluşturmasına, kendi hatalarından ve deneyimlerinden öğrenmesine fırsat verir. Proje anne öyle değil, şuraya git, şunu öğren, şu ol vs tamamen etrafındaki diğer annelerle yarış içinde, onlarınkinden daha mükemmel ve kusursuz bir çocuk üretme gibi kendi narsisistik amaçlarına hitap eden bir çocuk üretme amacındadır. Ama bizim gözümüzde çocuğun hakikatine saygısız olduğu için, onu sevememiş olur. Bir çocuğu kendi hakikatine yabancılaştırmanın ne anlamı var, çocuk oyun oynamak istiyor, hayır oyun oynanmaz, sen büyük piyanist vs olacaksın, diye baskı yapıyorsa ben o anneye çocuğunu seviyor demem.
SORU: Şunu demeye çalışıyorlar gibi algılıyorum; anneyle evde yalnızken onun merkezindeyiz sonra akrabalara gidiyoruz, bir bakıyoruz, aç mıyım, düşmüş müyüm annemin hiç umurunda değil. O sırada zihninden siliniyor muyum, diyor.
Eğer annenin derinliği eksikse, içinde bir mekân yoksa –çocuğu o mekânın içine alacaktır– fotoğraf gibiyse… Zihinleştirme (mentalizasyon) dediğimiz şey ruhsal alanındaki ona ait bir mekânın doldurulması, o zaman onu unutmuyor, devamlı orada kalıyor. Anne o zaman bir yere gitse de bir yandan oradaki insanlarla muhabbet ederken bir yandan da aklı çocuğunda oluyor, aç mı, tok mu, oynuyor mu, orada olmaktan mutlu mu? Çünkü eğer çocuk sıkıldıysa anne çok uzatmaz, kalkar. Çocuğu unuttuysa, çocuk ben bir daha oraya gitmeyeceğim, diye ağlar, sonra bir de, ben seni nereye götüreceksem oraya geleceksin, diye annenin hışmına maruz kalır. Bunlar ayrı kavramlar. Annenin çocuğunu içinde taşıyıp taşımadığı derinliğiyle ve aldığı annelikle ilgili bir şey. Proje yapılarak büyütüldüyse içindeki mekân küçük ve kısıtlı olur, daha çok kendinden beklenenleri yapmaya çalışan bir insan olur. Devşirilmeye çalışan bir insan ortaya çıkar.
SORU: Derinliği olan bir insan narsist olabilir mi?
Narsisistik kişilik bozukluğu büyük ölçüde iyi bir fotoğraf olma derdinden kaynaklanır, ister istemez yüzeyseldir. Kişi iyi bir bebek anneliği almadığı için bu kadar iki boyutlu hale gelir. Bu kavramları birbirine karıştırmayın, bunların birbirleriyle bağlantısı var ama aynı şey değiller. Derece her zaman farklı olur. Anne narsisttir ama anneanne, dede vs çocuğun hayatına bir şeyler katan insanlar olmuştur, onlar da çocuğun hayatına katkıda bulunurlar. Bir laf vardır, bir insanın hayatında anlamlı bir ilişkisi olmalıdır; dedesi, halası, teyzesi, anne-babası, kardeşi vs. Beraber bir şey oluşturabildikleri, birbirlerine tahakküm etmeden birbirleriyle işbirliği yapabildikleri bir ilişki modeli varsa, bu insanın iyileşmesinin ve gelişmesinin daha kolay olduğu söylenir. Bunun illa anneyle olması şart değil, yan unsurlar olarak bunlar hepimizin hayatında etkili olan faktörler.
SORU: Galiba narsist anneyle yatırımsız anne arasındaki farkı da anlamaya çalışıyoruz. Mesela biz annemin içinden tamamen siliniyorduk, teyzem kuzenlerimin narsisistik ihtiyaçlarına sahip çıkıyordu, o pastayı sevmiş ondan da yesin vs.
O narsisistik ihtiyaç değil. Çocuk o pastayı sevdi ona biraz ayırayım demek narsisistik bir ihtiyaç değil. Ama kendisi o pastayı sevdiği için, çocuğu parçası yaptığı, çocukla kendini ayrıştıramadığı için yapıyordu, diyorsan o narsisistikten ziyade az gelişmişlik. Diferansiye edememek, her şeyi, herkesi karıştırmak ruhen gelişmemişliktir. Ruhen gelişmenin en iyi tartılacağı yer, diferansiyasyondur. Bir insan, kendisinin başka insanlarla farklı olduğunu ne ölçüde anlayabiliyorsa ve bu farklılıktan rahatsız olmuyorsa o kadar gelişkindir. Aslında demokrasi toplumu dedikleri, ki öyle bir toplum yok, farklılıkların sorun olmadığı, kabul gördüğü toplumlardır. O Kürt, o Alevi vs ile olmuyor.
SORU: Bu anlattığı iki anne arasında, aslında teyze daha yatırım yapabilen biri mi?
Oradaki teyze bence çocuğa duyarlılık gösteriyor ama çocukla kendini karıştırarak yapıyor. Aslında ilkel bir annelik enerjisi var. Yatırım yapılmaması bence şundan kaynaklanıyor; anneler çocukları taşıyamadıklarında onlara öfkeleri artıyor, onlar da yatırımlarını biraz çekerek çocuğu devamlı hırpalamaktan kaçınmış oluyorlar. Anne yatımını çekmese, çocuğun üstünde tepinirdi. Bu daha sağlıklı ama o zaman şunu dersin, madem yatırım yapamayacaktın niye çocuk doğurdun? Yatırımını çekmek, çocuğu devamlı hırpalamasından daha iyidir. Bıktım senden, demek yerine, git sokakta oyna, demesi daha iyidir.
SORU: Bazı hastalar, eve gidersin zihninde kalır, zihninden çıkmaz. Acaba bu hastalar annelerinin zihninde kalamadıkları için, böyle bir talepleri olduğu için zihnimizde kalıyor olabilirler mi?
Olabilir. Bu çok bilinen bir şeydir, bir hastayla görüştükten sonra eve gidiyorsunuz hasta aklınızda. Bu insanlar anneleriyle ilişkilerinde kendilerini sağlıklı bir şekilde oluşturabilecekleri bir yatımı annelerinden alamamış veya annenin zihninde bir yer edinememiş olan çocuklardır. Onların içindeki sistem buna uygun çalıştığı ve siz de ona açık olduğunuz, kendinizi kapatmadığınız için biraz onun istilasına uğrarsınız. Özellikle hasta kendini kötü hissederken, bir tehlike içindeyken bu daha fazla olur. Bir şekilde kendini hayatta tutma, varlığını sürdürme refleksinin bir parçasıdır. Aslında bence bir varlığın kendi canlılığını ve varlığını sürdürme iradesi ve çabası, yorucu da olsa kutsal bir şeydir. Eğer evren canlı varlıklarla bir zenginlik ve içerik kazanıyorsa, sadece cansız varlıklarla bu olmuyorsa, canlı varlıkların kendilerini yok olmaktan korumaları, evrensel açıdan bakınca neredeyse kutsal bir şey.
Bebeğin ölümüne annenin tepkisi
Annelerin bedensel yatırımının tezahürleriyle ilk dramatik karşılaşmam, perinatal kayıp, (…)
Perinatal kayıp, doğuma yaklaşmışken bebeğin düşmesi ya da ölü doğması demek.
(…)yeni doğmuş veya çok küçük bebeğini ölüm nedeniyle kaybeden anneler (Furman, 1980) ile yaptığım çalışma esnasında gerçekleşti. Bilinçli ve son derece anlaşılır sıkıntı, üzüntü, öfke, suçluluk, umutsuzluk duyguları ve bunlara karşı bilinçaltı savunmalarının yanı sıra, kendilerini rahatsız eden, ancak hiçbir şekilde bir nedene bağlayamadıkları bedensel semptomlardan şikâyetçiydiler. Bu şikâyetler daha çok hamileliğin veya doğumun zor geçmiş olduğuna bağlanmaya çalışılıyordu, kayıpla ilişkilendirilmiyordu. Çoğu zaman karınlarında tuhaf duygular hissediyorlardı; bu duygular onlara ya büyüyen bir kanserli tümör ya da tuhaf bir ‘delik’ gibi geliyordu, ‘içimde bir sorun varmış gibi’, ‘korkunç bir hastalık’ gibi diyorlardı. Çoğu zaman kollarında yayılan ağrılardan, tuhaf bir ağırlıktan ve onları kaldırırken veya uzatırken zorluk çektiklerinden bahsediyorlardı. Zaman zaman, içinde bulundukları son derece üzüntülü, acılı deneyimi zihinlerine bağladılar, ‘zaten herşey yanlış gidiyor’ dediler; zihinsel olarak dağılacaklarından ve delireceklerinden korktuklarını söyleyebildiler; bazen de ne sorunu tanımlayabildiler ne bir vücut alanına yerleştirebildiler ne de ifade edebilecekleri sözcükleri bulabildiler. Toptan ‘üzüntü’ olmuş gibiydiler. Yakınları onların bu şikâyetlerini ciddiye almadıklarını, duymak bile istemediklerini veya ‘kendilerini toparlamalarını’ söyledikleri için kendilerini daha da yalnız ve kötü hissettiler. Yoğun anksiyeteye rağmen, bu annelerden bazıları tıbbi yardıma başvurmadı ve yardım arayanlar da ‘bir şeyin yok’ dendiği için aradıkları yardımı bulamadılar.
İnsanlar karşılarındaki insanın acısını taşıyamadıklarında onu aslında derin bir yalnızlığa itiyorlar.
Bununla birlikte, iki müdahale onlara büyük ölçüde yardımcı oldu: Onlara, bebeğin vücutlarının ayrılmaz, en önemli bir parçası olduğunu ifade etmem; bebeğin içeriden çıkarılması ama dışarıda da mevcut olmaması nedeniyle onarılamaması (onu tutmayı amaçlayan kollar) bu nedenle hayati bir organın kesilmesi olarak deneyimlenmiştir. Neredeyse vücudun bir kısmının kaybı veya görme gibi hayati bir fonksiyonun kaybına benzer bir bedensel boşluk oluşmuştu. Kendilerini sakat ve bitmiş hissediyorlardı ve gerçek bir ampütasyon veya işlev kaybında olduğu gibi, bu bebeğin kaybına uyum sağlamaları ve bedensel ve zihinsel bütünlük duygularını onarabilmeleri uzun zaman alacaktı. Ve bu deneyim sevilen bir kişi olarak bebeğin kaybından farklı ve ayrı olduğu ve bedensel bütünlüklerine yönelik büyük bir yaralanmayı da temsil ettiği için, insanlar bir sakat gördüklerinde oluşan tedirginliği ve rahatsızlığı bu bebeklerini kaybetmiş anneler karşısında da hissediyorlardı ve bu rahatsızlık onların empati oluşturmaktan çok, kaçınma ihtiyaçlarını uyandırıyordu. Böylece çektikleri acıya bir de yalnızlık ve anlayışsızlık ekleniyordu, kendilerini lanetlenmiş gibi hissediyorlardı. Hastane personelinin ortak çabasının yanı sıra, yaslı ebeveynlerle birlikte çalışarak onların bebekle, hatta ölü bebekle doğum sonrası temas kurmalarını ve bu süreçte aktif rol almalarını sağlamak yeniden dış dünya ile ilişki kurmaları açısından iyi geldi. Annenin ölen bebeği için bir cenaze töreni ve defin veya kremasyon düzenlemesine yardımcı olmak kaybı kabullenmesine hizmet etti. Bu, annenin içerideki bebeğe olan yatırımını dışarıdaki bebeğe aktarma sürecini kolaylaştırdı ve nesne yatırımı için bir miktar fırsat sağladı. Nesne yatırımı ne kadar fazla olursa, bebeğin yasını tutma fırsatı da o kadar büyük olur.
Demek ki büyük insanlar öldüğünde cenaze törenlerinin böyle bir işlevi var ama buradaki acayip bir şey. Yeni doğmuş veya doğuma yaklaşmış bir bebeğin kaybı muazzam bir problem yaratıyor ki onu kolaylaştırmak için gömülmesi, cenaze düzenlenmesi gibi ritüeller içeridekinin dışarıya aktarılmasını ve daha kabul edilebilir hale getirilmesini kolaylaştırıyor. Demek ki insanların ritüelleri ve âdetleri çoğu zaman bir işlev görüyor. Taşınamaz durumları taşınabilir hale getirmek için insanlar cenaze törenleri, yedisi, kırkı gibi ritüeller oluşturup, onlara da katılarak taşınamaz durumu kabul etmeye çalışıyorlar.
Kendinden ayrı bir kişi olarak sevilen bebekle ilgili yas da başlı başına zor bir durum oluşturmakla beraber, yine de başkalarıyla konuşulabilir, başkalarından destek alınabilir, ancak parçalanmış bir beden egosuyla yüzleşmek çok daha zordur.