15-02-2024

BİRİNCİL ANNELİK MEŞGULİYETİ

D. W. Winnicott

Bu makale, “Çocuğun Psikanalitik Çalışması”, Cilt IXda ‘Çocukluk Nevrozu Sorunları’ başlığı altında yayınlanan tartışmayla teşvik edilmiştir. Bayan Freud’un söyledikleri günümüzdeki psikanaliz teorisinin, çocuklukçağı yaşamının çok erken dönemlerine ve kişiliğin oluşması süreçlerine önemli katkıda bulunmuştur. 

Bu, bir toplantıda sunulan bir makaledir. Toplantıda Anna Freud şimdi özetleyeceği bazı şeyler söylemiş, Winnicott onlara katılmadığını söyleyerek başlıyor ve kendi bakış acısını anlatıyor. 

Winnicott çocuk doktorudur ama çocuk psikanalizi yapmıyor, ancak çocuklardan anlıyor, onlarla i̇lgili bir sürü çalışması var. Annelerle çocuklarını görüp annelere yol gösteriyor. Kendisi bizzat çocuk tedaviciliği yapmıyor, yapmışlığı var ama daha çok oyunu oynayarak çocukları tedaviye yönelmiş. Psikanalizde bir çocuk tedavicisi olarak ağırlığı yoktur ama çocukları ve bebeği çok iyi anlayan, kendine özgü bir görüş ve bakış açısı oluşturma cesareti göstermiş bir insan. Büyük klinik tecrübesi olan, birçok psikanalistin de psikanalistliğini yapmış, bir sürü insan yetiştirmiş, özellikle de İngiltere’de bir dönem çocuk tedaviciliğinde çok öne çıkmış i̇nsanlara süpervizyon vermiş, onların yaptıkları tedavilerin etkinliklerini artırmış biridir. Bence İngiliz psikanalizinde çok önemli bir figürdür. O sıralarda dünyada Melanie Klelin ve Anna Freud takımları var. Bir de Winnicott ve onun gibi kendine özgü olmayı sürdürmüş olan insanların oluşturduğu, bağımsız denen bir grup var. Winnicott o grubun lideri sayılan bir adam ama liderlik ettiğinden değil, o kendi bakış açısını muhafaza edince, onun yaptığı gibi kendi bakış açılarını oluşturup muhafaza edenlere bağımsız denmiş. Önemli ve sağduyulu bir adamdır. Melanie Klein, anne babalar ne yaparlarsa yapsınlar çocukların doğuştan getirdikleri yıkıcı öfke ve haset onların çok problemli olmalarına sebep olabilir, gibi bir şey söyler; problemlerle sanki genetik bir bağ kurar. Winnicott buna gülüp geçer. Çocukları tanıyan, çocuk tedaviciliği yapmış bir insan olarak, anneliğin yeterli olması halinde sağlıklı bir çocuk beklenebileceğini, annenin aksadığı bir durumda bunun muhakkak çocuklarda bir tezahürü olacağını çok net bir şekilde söyleyip bununda arkasında durmuş bir adamdır. Bakış açısı bize daha yakın. Bize gelen çocuklara, hastalara ya da kendi bebekliğimize ilişkin problemlere baktığımızda, bunları annenin hangi özelliklerinin oluşturabileceğini anlamaya çalışırız ama Klein, bunun neredeyse doğuştan olduğunu söylüyor. Bu biraz tutarsız; doğuştan olanı nasıl değiştireceksiniz? Ama psikanalist, annenin aksamasını kendi oluşturduğu ortamda düzeltme şansına sahiptir çünkü bu ortamda hastanın içindeki bebek tekrar uyanır ve siz de o uyanan bebeğe ikinci bir anne olabiliyorsanız, birinci annenin yaptığı hataları yapmıyorsanız, ona yardımcı olma şansınız vardır. Bize göre böyle. 

Çok erken dönem bebek-anne ilişkisi temasını geliştirmek istiyorum; bu tema, başlangıçta maksimum önemde olan ve bebek bağımsız bir varlık olmaya başladığında giderek ikinci sıraya geçen bir temadır. 

Bu toplantıda Anna Freud’un, babası gibi, sanki bütün mesele ödipal dönemmiş gibi baktığı için, burada erken bebeklikle ilgili söyledikleri bebekliğin önemini azaltan, sanki bütün mesele çocuk üç yaşına geldikten sonra nasıl bir ortamda büyüdüğüyle i̇lgiliymiş gibi bakan, bebekliğin önemini biraz inkâr eden bir tutumu var. Ama Freud’un zamanında çocuk tedaviciliği yok, ortada bebeklikle ilgili problemleri algılayabilecek bir teknik yok, anlaşılır bir şey ama Klien var. Onun farkı, yıkıcı öfkeyi biraz genetik bir sebebe bağlaması dışında bebekliğin ne kadar önemli olduğunu göstermesidir. Aslında Winnicott vs onun açtığı bu yoldan gidiyorlar ama sonra düşünceleri farklılaşıyor, ayrışıyor ve bu farklılığı da muhafaza ederek yollarına devam ediyorlar. Bundan dolayı onlara ‘bağımsız grup’ , diğerlerine ‘Kleinyan’ deniyor.   

Burada Winnicott, ben bebek ile annenin birbirine karıştıklarından, annenin de bebeği kendi parçası zannettiği, bebeğin de annesinin bir parçası olduğu illüzyonunu muhafaza ettiği dönemden bahsediyorum, diyor. Bu dediği ilk üç ay. 

Bayan Freud’un ‘Güncel Yanılgılar’ başlığı altında söylediklerini desteklemek benim için öncelikle gerekli. Hayal kırıklıkları ve hüsranlar (früstrasyon) anne-çocuk ilişkisinden ayrılamaz… 

Her bebek, annesiyle ilgili bir hayal kırıklığı yaşamaya mahkûmdur diyor çünkü bebek, annesinden anne karnındaki cenneti oluşturmasını bekler ama anne ne kadar iyi bir anne olursa olsun, anne karnındaki cenneti tam anlamı ile tekrar oluşturamaz. İyi ki de oluşturamaz, çünkü oluştursa, bebek hep bebek kalır. O früstrasyonlar sayesinde bebek büyümek ve gelişmek zorunda kalır. Hiç früstre olmazsanız katiyen büyümezsiniz.  

“Çocukluk nevrozunun suçunu annenin oral evredeki eksikliklerine yüklemek basit ve yanıltıcı bir genellemeden başka bir şey değildir. Analiz, nevrozun nedenini araştırırken daha fazla ve daha derin araştırma yapmalıdır.” Bu sözlerle Bayan Freud genel olarak psikanalistlerin benimsediği bir görüşü ifade ediyor. Buna rağmen annenin bebek için konumunu dikkate alırsak çok şey kazanabiliriz. Yeterince iyi olmayan ve bebeğin gelişimini bozan çevre diye bir şey vardır; tıpkı bebeğin içinde bulunduğu aşamaya ilişkin doğuştan gelen tatminleri, anksiyeteleri ve çatışmalarına rağmen onu geliştirip bir ileri aşamaya getirebilen yeterince iyi bir çevre olabileceği gibi. Bayan Freud bize, pregenital modeli, kısaca ‘homeostatik denge’ olarak adlandırılabilecek şeyi elde etmek için bir araya gelen iki kişi açısından düşünebileceğimizi hatırlattı (Mahler, 1954). Aynı duruma ‘sembiyotik ilişki’ terimi altında da değinilmektedir. Bir bebeğin annesinin, bebeğinin ihtiyaçlarına özel bir duyarlılık sahibi olmak üzere biyolojik olarak şartlandığı sık sık dile getirilir. Daha sıradan bir dilde söylersek, annenin bebeğiyle yaptığı şeyin bilinçli ama aynı zamanda da derin bilinçaltı bir özdeşleşme olduğu bulunmuştur.  

Bir annenin bebeğine yüksek bir duyarlılık gösterebilmesi için bebeğiyle özdeşleşmiş olması lazımdır, diyor. Eğer anne bebekle özdeşleşemiyorsa, bebek konuşup kendisini ifade edemediği için bebeğini anlayamaz, ihtiyaç duyduğu duyarlılığı ona gösteremez. O zaman ortaya bir türlü annesinden kopamayan, annesine yapışıp kalmaya mecbur kalmış bir çocuk çıkar. Anne ne kadar duyarlıysa ve çocuğunu anlayabiliyorsa, çocuğun da anneden bağımsızlaşma ve kendini bulma, benlik oluşturma şansı o kadar artar. Yoksa çocuk yapışmak zorunda kalır. Demek ki yapışmaya sebep olan ne? Eksik annelik, annelik bardağı dolmadan hiçbir insan anneden kurtulamaz.  

Bu çeşitli kavramların bir araya getirilmesi ve ‘annelik ile ilgili çalışmaların’ biyolojik olandan ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Sembiyoz terimi bizi anne ve bebeği arasındaki ilişkiyi, hayvanlar ve bitkiler dünyasındaki diğer canlı türlerindeki fiziksel olarak karşılıklı bağımlılık ilişkileri ile kıyaslamaya götürür. Anne ile bebek arasındaki ilişkiye hak ettiği özenle bakarsak, ‘homeostatik denge’ kavramı yine gözümüzün önünde beliren bazı ince noktaların tanımlanmasını engeller. 

Homeostatik lafı biraz daha fiziksel bir laftır. Bir ortamda mesela tuz fazla diyelim, suyun içine bir bitki konmuş olsun, eğer bitkinin i̇çindeki kozmetik dengeyle dışarıdaki kozmetik denge arasında bir uygunsuzluk varsa ya bitkinin içine fazla su girer ve bitkiyi bozar ya da bitkinin içindeki su ortama karışır ve bitki kurur. Ancak bir homeostatik denge varsa, bitki suyun içinde bozulmadan ya da şişmeden, çürümeden kalır. Homeostatik lafı daha çok fiziksel kanunların geçerli olduğu alanlarda kullanılan bir terimdir. Sembiyotik ilişkide de geçerli olan şey, her iki tarafı gözeten bir ilişkinin kurulmasıdır. İki taraf da birbirini öfkelendirmeden, birbirini rahatsız etmeden ya da birbirini sömürmeden bir kazan kazan durumu oluşturabiliyorlarsa o zaman tabiattaki sembiyotik ilişkileri anlatan bir durum oluyor. 

Biz bir tarafta annenin bebekle özdeşleşmesi ile diğer tarafta bebeğin anneye bağımlılığı arasındaki büyük psikolojik farklılıklarla ilgileniyoruz; bebek, annesi ile özdeşleşemez, özdeşleşme, bebekliğin ilk aşamalarında oluşturamayacağı karmaşık bir durumdur. 

Niye özdeşleşemez? Ancak birinin sizden ayrı bir varlık olduğuna algılayabiliyorsanız, mesela sizden çok daha güçlü gibi görünüyorsa, o zaman farkında bile olmadan onunla özdeşleşirsiniz. Ama tarafların birbirlerinin parçası oldukları bir durumda özdeşleşmeye gerek yoktur. Zaten ikiniz de birbirinizin parçasısınız, niye özdeşleseniz ki? Bu denge bozulmadan gitsin istersiniz çünkü bozulursa, yani anneyle çocuğun birbirinin parçası olmadığı anlaşılırsa o zaman ortaya ayrılma durumu çıkar; o ayrı bir insan, ben ayrı bir insanım, dediğiniz zaman seperasyon oluşur. Dolayısıyla insanlar veya anneler böyle bir seperasyona katlanamadıklarında, o zaman birbirlerinin parçası olmak zorunda kalırlar. Birbirinin parçası olma ilişkisi insanın kendisini bulmasını çok zorlaştıran, hatta engelleyen, diğerinin parçası kalabilmek için insanın kendi benliğinin birçok unsurunu feda etmek zorunda kaldığı bir durum oluşturur. Birinin parçası olma ilişki biçimi kendini bulmayı güçleştirir, ayrı bir varlık olamazsınız; kimi seviyorsanız onu ancak kendi parçanız yaparak sevebilirsiniz, parçanız yapamıyorsanız ondan soğursunuz, yatırım yapamazsınız. Dolayısıyla parça yapmak daha çocuksu, daha yetersiz bir ilişki biçimidir. Parça yapınca narsistik bir yatırım yapılmış olur. Mesela annesi bir çocuğu parçası yaptığında, onun parçasının başarılı olması lazım diyelim, o zaman çocuğu zorlamaya başlar. Onun parçasının çok güzel olması lazımsa, kilo aldın vs diye onu kendine uygun, kendine layık tutmaya çalışır. Bunları yaparken, çocuğun kendi hakikatini görmezden gelmiş olur. Güçlü olanın, öbürüne kendi istediği gibi olmasını dayattığı bir ilişki biçimi. Bizim toplumumuzda insanların kendilerini bulabilmelerini, kendi hakikatlerine sahip çıkabilmelerini en fazla bozan şey, özellikle önce annelerin, bazen de babaların çocuklara yaptıkları narsistik yatırım yüzünden onları kendi projeleri haline dönüştürmeleridir. Çocuk niye proje haline gelir? Anne narsistik yatırım yaptıysa gelir. Çocuğu kendi ürettiği, kendisini temsil eden bir şey gibi algılıyorsa onu proje yapar, piyano kursuna gönderir, takıma sokar vs. Böyle bir anne ne yapıyorsa, çocuğumun eksiği olmasın derken, aslında kendisinin diğer annelerden eksiği olmaması için mücadele ediyordur, zavallı çocuğu da bu amacı gerçekleştirmek için kullanıyordur. Buradan sağlıklı bir sevgi ilişkisi ve sevebilecek bir insan çıkmaz; kendine ihanet etmeye mecbur edilmiş bir insan çıkar. Dolayısıyla parça ilişkisindeki narsistik yatırımla yapılan annelik ve babalıktan bir hayır gelmez; böyle insanlar çocuklarını kendi kafalarındaki projeye göre şekillendirmeye çalışırlar.    

Bayan Freud hâlâ, psikanalitik teoride bebek, annesinin memesine yönelen oral dürtü ile hayata başlıyormuş gibi konuşuyor, halbuki psikanalitik teori bu tanımın çok ötesine geçmiştir. Artık erken gelişim ve erken benlik araştırmasıyla meşgulüz (…) 

Eskiden anneliğe, emzirerek bebeğin oral i̇htiyaçlarını tamamlarsa çocuk sağlıklı olacak, oral bir problemi olmayacakmış gibi bakılıyormuş. Winnicott da diyor ki, iyi besledin diye her şeyin iyi gideceğini nereden çıkartıyorsun, o kadar çok ayrıntı var ki. Parça yapmak, ayrılmasına izin vermemek vs bunları hesaba katmadan konuştuğunda söylediklerin kaba kalıyor, diyor. Biz de bugün oral sorunlar dediğimiz şeylerin kaçınılmaz olarak bireyselleşme, ayrılma zorluğu gibi sorunları taşıdığını biliriz. Oral sürece takılmış olan insanlar aslında sadece memeye yapışmış olan insanlar değillerdir, anneleriyle ayrışamamışlar, annelerinin parçası olarak kalmışlardır; büyümelerine izin verilmemiş, hep almaya mecbur kaldıkları bir yaşam döneminde takılıp kalmışlardır. Bebeklik ve erken çocukluk dönemleri, bebeğin almaya mecbur olduğu dönemlerdir. Dolayısıyla anne çocuğu kendinde, daha bebeksi bir yerde tuttuğu zaman, i̇stediği kadar emzirsin, çocuk oral dönemde takılıp kalmış olur. Fazla emzirmek daha fazla büyütmek anlamına gelmiyor. Anne bebeği kendinde tutmak için emziriyorsa, bebek bundan zarar görür. Çocuğu üç yıl emzirdin ama bunu çocuğu bırakamadığın için yaptın, o zaman çocuk bundan zarar görecektir. Biz annesi ne iyi beslemiş demeyeceğiz. 

(…)görüyoruz ki, bebeğin gelişimi ilerlediğinde bebekteki haz kapasitesi (dürtüsel haz) onun anneye bağlanmasını ve gelişmesini kesintiye uğratmaz, tersine güçlendirir. Bayan Freud, Freud’un ‘anaklitik’ teriminin temasını geliştirerek şöyle diyor: ‘Anneyle olan ilişki, her ne kadar başka bir insanla olan ilk ilişki olsa da, bebeğin çevreyle olan ilk ilişkisi değildir. Bundan önce gelen şey, nesne dünyasının değil, beden ihtiyaçlarının ve bunların tatmin veya hayal kırıklıklarının belirleyici bir rol oynadığı daha erken bir aşamadır. ’ Winnicott

Daha erken aşamada her bebeğin kendi bedeni ve bedensel faaliyetleri, çişinin, kakasının gelmesi, bağırsak faaliyetleri, elini kolunu hareket ettirmesi vs kendi bedeniyle bir ilişkidir, diyor. Kendi bedeni ile olan ilişkisinden aldığı doyumlarla birlikte bebeğin annesinden önce tanıdığı şey kendi bedenidir. Annesinden önce acıkmayı, gerginliğinin ve ihtiyaçlarının artmasını deneyimler, diyor. Otizm de o döneme saplanıp kalmasıdır. Çocuğun anne ilişkisine geçemeyip kendi bedeni ile ilişkide kalmış olmasıdır. Bu makalede Winnicott’ın, otizm daha aydınlatılmadan bunu sezdiğini anlamış oluyoruz. 

Bu arada, ‘arzu’ (dürtü ile ilgili) yerine ihtiyaç sözcüğünün kullanılmasının teorileştirmemizde çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum, ama keşke Bayan Freud ‘tatmin’ ve ‘hayal kırıklığı’ sözcüklerini kullanmasaydı burada; bir ihtiyaç ya karşılanır ya da karşılanmaz ve etkisi, cinsel dürtünün tatmini ve hayal kırıklığıyla aynı şeyi ifade etmez. Burada Greenacre’ın (1954) referansını onun ‘sakinleştirici’ tipte ritmik zevkler olarak (kucakta, beşikte sallama gibi) adlandırdığı örnekleri söyleyebilirim. Burada karşılanan veya karşılanmayan ihtiyacın bir örneğini buluyoruz, ancak sakinleştirilmeyen bebeğin bir hayal kırıklığı tepkisi verdiğini söylemek çarpıtma olur. Kesinlikle öfke değil, burada bebeğin gerginliğinin yatıştırlması ya da yatıştırılamaması söz konusudur (sallama, anne karnını hatırlattığı için sakinleştirir). Ne olursa olsun, annenin işlevi üzerine en erken aşamadan itibaren daha fazla çalışmanın yapılması bana gecikmiş gibi görünüyor ve çeşitli ipuçlarını bir araya toplayıp tartışma için bir öneri ortaya koymak istiyorum. 

Anlaşılıyor ki, Winnicott Anna Freud’a, bebekler harcandığında bizim kızdığımız gibi kızmış.

ANNELİK MEŞGULİYETİ

Benim tezim, en erken aşamada annenin çok özel bir durumuyla, ‘birincil annelik meşguliyeti’ gibi bir ismi hak eden psikolojik bir durumla yüz yüze olduğumuzdur. Annenin çok özel bir durumunu ifade etmek için kullandığım bu tanımın üzerinde yeterince durulmadığı ve gereken önemin verilmediği düşüncesindeyim. Bu tanımla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Yavaş yavaş gelişir ve hamilelik sırasında ve özellikle hamileliğin sonuna doğru artan bir hassasiyet durumuna dönüşür.

Bazen hamileliğin son dönemleri yaklaştığında kadınların çok hassaslaştıklarını, duyarlı olduklarını, sezgilerinin çok arttığını, alınganlaştıklarını, herhangi bir anlaşılmamaya veya lüzumsuz bir sertliğe maruz kaldıklarında fazla öfkelenip içlerine kapandıklarını görürüz. Yani biraz çocuksulaştıklarını ve daha fazla şefkat ve anlayışla yaklaşılmaya ihtiyaç duyduklarını biliriz. Aslında bu bazı kadınlarda âdet dönemlerinde de olur. Âdet dönemindeyken kadınların daha fazla şefkate, anlaşılmaya, kendilerinde daha az kusur bulunmasına olan i̇htiyaçları artar. Neredeyse %60-70, belki daha da fazla oranda kadın âdet dönemlerinde böyle bir hassaslaşma yaşar. 

Çocuğun doğumundan sonra birkaç hafta sürer. Anneler bu durumdan çıktıktan sonra bu hallerini kolaylıkla hatırlamazlar. Daha da ileri giderek, annelerin bu zamana ait anılarının bastırıldığını söyleyebilirim. Bu organize durum (hamilelik olmasaydı bir hastalık olurdu) içe kapanmayla, dissosiasyon haliyle, fügle, hatta daha ağır bir psikolojik rahatsızlıkla karışabilirdi. Kişiliğin bazı daha derin yönlerinin geçici olarak devreye girdiği şizoid bir dönem gibi tanımlanabilir. 

Kadın biraz kendine dönmüş, içine kapanmış görünebilir ama genel olarak şizoidlikte insanların i̇htiyaçlarını hissetmeme halleri vardır, biraz ihtiyaçsız gibidirler, fazla aklileşirler ama bu durumda i̇çe dönmek ve hassasiyet de artmış olur. Burada ne görüyoruz? Hafif hafif çocuksulaşmaya ve bebekleşmeye doğru giden bir hamile kadın görüyoruz. Bu durum kadının, doğurduğunda bebeğiyle özdeşleşmesini mümkün kılar. Kadının bebeğiyle özdeşleşebilmesi için regresyona, regresif bir hale girmesi gerekir dediğiniz şeyi burada böyle anlatmış Winnicott. Regresyon deneyiminiz varsa, hamileliğin sonuna gelmiş kadının böyle bir regresif duruma girdiğini anlayabilirsiniz, yani nasıl bir ruh haline girdiğini. 

Bu durumu iyi bir biçimde tanımlamak ve bebek yaşamının en erken evresine ilişkin tüm referanslarda dikkate alınması gereken bir şey olarak öne sürmek istiyorum. Annenin bu ileri duyarlılık durumuna ulaşabilmesi gerektiğini görmeden, annenin bebeğin yaşamının en başındaki işleyişini anlamanın mümkün olmadığına inanıyorum.  

Burada şunu da görmek lazım; bir insanın i̇çinde bulunduğu koşullarda eğer ona yönelen çok fazla öfke, anlayışsızlık varsa, amma kaprislisin, alınganlığından bıktık vs gibi bir şeylere maruz kalıyorsa, böyle durumda regresyona giremez. Geleneksel sistemde kadın doğuma yakın haldeyken ilginin kayınvalidelerden, kayınpederden uzaklaşıp hamile kadına doğru yönelmesi ortamda öfke uyandırır. Kadınlar, yeter artık, sen de çok uzattın, vs gibi şeylere çok maruz kalırlar. Bu durum, annenin bebeğiyle özdeşleşebileceği ve çocuğunu çok daha iyi hissedebileceği bir ortamı ortadan kaldırır. Bir insanın regresyona girebilmesi, ancak bunu mümkün kılan ortamlarda mümkün olabilir. Bir insan tehlikedeyse, regresyon i̇çindeki bebeği uyandırmaz, savaşçıyı uyandırır. Bir öfkeye maruz kalıyorsa i̇çindeki bebeği nasıl uyandırsın? Dolayısıyla bir insan regresyona giremiyorsa ve bebeğiyle de böyle bir ilişki kuramıyorsa, sonra ortaya hassasiyeti eksik bir insan çıkar; zarar mı veriyorum, engel mi oluyorum, i̇nsanların zamanını mı alıyorum, birilerini rahatsız mı ediyorum demeyen bir toplum ortaya çıkar. Anneler ne kadar duyarsızsa, çocuklar da böyle olur.  

Anne, neredeyse bir hastalık içindeymiş gibi dünyadan yatırımını çekmiştir. Ama bir kadının hem bu durumu geliştirebilmesi hem de bebek onu serbest bıraktığında bu durumdan kurtulabilmesi için sağlıklı olması gerekir. Eğer anne bebekle bu durumdayken bebek ölürse, annenin durumu bir anda hastalık olarak ortaya çıkar ve anne bu riski alır. 

Anne bebeğiyle özdeşleştiğinde, doğumda veya başka bir sebeple bebek ölürse, anne için bu bir felaket olur. Sadece bebek değil, annenin kendi içindeki bebek de bir süreliğine ölmüş gibi olur. Çok zorlanır, depresyona kayar. Bu psikanalitik literatürde en acı verici durum olarak tanımlanır. 

‘Sıradan kendini adamış anne’ sözleriyle, ‘kendini adamak’ terimini ima ettim (Winnicott, 1949). Kesinlikle her açıdan iyi anne olan, zengin ve verimli bir yaşam sürme yeteneğine sahip olan, ancak kendilerine olanak sağlayan bu ‘normal hastalığı’ başaramayan pek çok kadın vardır. Bu süreç sayesinde en baştan beri bebeğin ihtiyaçlarına hassas ve yüksek bir duyarlılıkla uyum sağlamak mümkün olur. Bazı anneler ise bunu bir çocukla başarıyorlar ama diğerinde başaramıyorlar. Bu süreci yaşamaya cesaret edemeyen kadınlar normal ve geçici bir şekilde diğer ilgi alanlarını dışlayarak, bir süreliğine de olsa sadece bebekleriyle meşgul olmayı başaramazlar. Bu kadınların bazılarında ‘akıl sağlığına kaçış’ olduğu varsayılabilir, gerçeklikle bağlarının zayıflamasından korkarlar. 

Bazen bu regresif hal, eğer kadının kendi annesiyle olan ilişkisinde sağlam bir zemin oluşmadıysa kadını korkutur ve bu sefer kadın kendini yüzeyselleşmeye yönlendirir. Mesela bir sürü hamile kadın sanki hamile değillermiş gibi yaşamaya çalışırlar, neden? Bu regresyondan kaçınmak için. Ama o zaman ne olur, bebeğe hazırlanamazlar, burada anlatılan süreç oluşmaz. Bebeği birdenbire ağlayan, ne yapacaklarını bilmedikleri bir varlık olarak kucaklarında bulurlar.  

SORU: Bu dönemde eşin katkısı ne kadar olur?

İnsan her ortamda regresyona giremez, her ortam bebekle özdeşleşmeye uygun değildir, dediğimizdeki ortam farkı, kocanın farkı veya eşler arasındaki i̇lişkinin kalitesine veya öfke düzeyine bağlı olarak değişir. Yani eşin ortamda kolaylaştırıcı ya da zorlaştırıcı etkisi vardır. 

Bazılarının kesinlikle çok büyük alternatif endişeleri vardır, kimisi işine hızlı bir şekilde geri dönme isteğini taşıyordur, kimisi toplumdan uzaklaşıp bebeğe yönelmeyi bir dezavantaj olarak görür ve bu kaygılardan kolayca vazgeçemez. 

Şöyle bir şey söylenir; kadının eril tarafları fazlaysa başarı yönelimlidir, bundan dolayı da çocuğunu başarısının önünde bir engel gibi görme eğilimi vardır. Dolayısıyla işinde iyi olmasını bozan bir faktör olarak böyle annelerin gözünde bebek daha fazla öfke duyulan bir varlık olur. Ben bir an önce işime geri döneyim, diyenlerin eril ideallerinin dişi ideallerden fazla olduğu söylenebilir çünkü dişi idealler anne olmayı barındırırken, bu kadın tipinde başarılı olma i̇deali daha öne çıkar. 

SORU: Babasıyla güçlü bir bağ kurduğu için mi kadının eril özellikleri daha güçlü olur?

Birçok sebebi olabilir. Çoğu zaman i̇ki kız kardeş varsa, i̇lki daha kız çocuğu gibi olur, kız çocuğu yerini abla doldurunca, arkadan gelen erkek çocuk olsun istenmiştir, olmamıştır, o da biraz eril olur. 

SORU: Bizde tam tersi. 

Sizde durum biraz farklı, senden onları korumanı bekledikleri için daha baba gibi bir şey oluşturmuşsun. 

Bir de şu var; kız çocuk anneyle özdeşleşip babaya yönelebilir ya da babayla özdeşleşip anneye yönelebilir. Burada biraz dürtüsel faktörlerin de yeri var. Ortamda çocuğun anne ile özdeşleşmesini bozan sebepler olabilir, anne i̇tilip kakılıyorsa, kötü muamele görüyorsa, kendini i̇yi koruyamıyorsa kız çocuğu anneyle özdeşleşemez, gidip baba ile özdeşleşir. Ben bizim toplumda en çok bu sebebi görüyorum. Annenin ezildiği toplumlarda kız çocukları anne ile özdeşleşemedikleri için biraz daha eril olmak zorunda kalırlar. 

Bazıları da ilk bebeklerini doğuruncaya kadar bu uzaklaşmaya izin veremeyebilirler. Bir kadın fazla başarı yönelimli olduğunda (güçlü bir eril özdeşim), annelik işlevinin bu başarıdan vazgeçme kısmını başarmanın çok zorolduğunu görür ve bastırılmış penis kıskançlığı, birincil annelik meşguliyetine çok az yer bırakır. 

Bir kadının birincil annelik meşguliyeti haline girebilmesi için bebeğe yatırımının yüksek olması lazımdır. Aklına öncelikle hep bebeğinin geliyor olması lazım. Eğer bir annenin aklına önce iş geliyorsa, zaten birincil meşguliyete giremez. 

SORU: Bu akli bir seçim olmuyor gibi. 

Bunların hiçbiri akli değil, Daha derin düzeyde kadının neyle özdeşleştiğine, hayatını anlamlandırmak için bulduğu yolların ne olduğuna bağlı. Bir sürü insan başarılı olduğunda hayatının anlamlandırılacağını zanneder. Öyle bir şey olmaz ama öyle zannederler. Dolayısıyla çoğu anne iyi anne olmaya çalışır, kendi annemle yaşadığım acıları, eksiklikleri çocuklarıma yaşatmayacağım idealiyle anne olur ama öyle olmaz. Neticede kendi annelerinden aldıkları malzemenin hükmü ortaya çıkar ama bu akli bir şey değildir, kadının yapısıyla ilgili bir şeydir. Mesela bazen bir insan çocuk sahibi olmakla ilgili, kafam karışık, olsam mı olmasam mı, diye kararsızlıklar yaşıyorsa, orada bunları görmek gerekir. Bilinçaltında özdeşleşimi kiminle, işe yatırımı ne, hayatını nasıl anlamlandırmaya çalışıyor, geleceğe yönelik tasavvuru ne, ne gibi fantezileri var, çoluk çocuk, torunlar gibi bir tasavvuru mu var, yoksa çok başarılı mı olmak istiyor, bunları öğrenmek gerekir. 

SORU: Bazen ekonomik sebeplere bağlanıyor, bence bunlar da yalan. 

İnsanların bahaneye ihtiyacı var. Ortalama insan bir sürü bahanenin arkasına saklayarak, kendisi de farkında olmadan bilinçaltı arzularını gerçekleştirmeye çalışır. Dediğin gibi, bunlar laf, doğurmadan önce bilmiyor muydun?

Uygulamada sonuççocuk sahibi olan, ancak tekneyi erkenden kaçıran bu tür kadınların, kaçırılanları telafi etme göreviyle karşı karşıya kalmalarıdır. Büyüyen çocuklarının ihtiyaçlarına yakından uyum sağlamaları gereken uzun bir dönemleri vardır ve erken dönemdeki çarpıklığı onarmayı başarabilecekleri kesin değildir. Büyüyen çocuğun terapi ihtiyacı olduğunu anlamak zorunda kalacaklardır, yani uzun bir süre sorunlu çocuğun ihtiyaçlarına uyum sağlamaya çalışacaklar, bazen de fazla uyumlanıçocuğu şımartacaklardır; her şeye rağmen çocuğa ruhsal yatırımlarını sürdürebiliyorlarsa bu da iyi bir şeydir. Ama bu durumda da ebeveyn olmak yerine terapi yapıyor durumuna düşerler. 

Çocuğunuzun bir problemi olduğunu söylediler, siz de çocuğun problemlerine uyum sağlamamaya çalışıyorsunuz ama bir yandan da problemi olduğunu kabul edip, annesiniz diye biraz da hoşgörü gösteriyorsunuz. Size yüklenen sorumluluğun hem onun dönüşmesini sağlayacak bir bacağı var hem de çocuğun mevcut halini çok tekmelemeyin, çocuğun elinde değil bu deniyor. Böyle bir durumda bunu anneye yüklerseniz anne anne mi olacak, yoksa tedavici mi olacak? Tedavici, kendisi ne yaparsa onu tavsiye ediyor, burada bir tehlike var diyor. İyi bir tedavi için zaten tedavici çocuğun annesi gibi olur; onun benliğiyle konuşur, davranır ve tepki verir. O zaman çocuk tedavicide bir anne bulur. Kişi iyi bir tedavici değilse, akli ve bilgiyle konuşuyorsa bu öğretmenlik olur, çocuk da buna tepki verir ve annesiz kalmış olur. Dolayısıyla annelere tavsiyelerde bulunurken onların öğretmen gibi olmalarını beklemeden, kaş yapacağım derken göz çıkartmadan bu tavsiyeyi vermek gerekir, diyor. Anneler ne yapalım diye soruyorlar. Vereceğiniz cevabın onları akıllarını kullanarak annelik yapmaya yöneltmemesine, benliklerindeki annelik tarafıyla davranmayı sürdürmelerini garanti etmeye çalışın yoksa kaş yapayım derken göz çıkarırsınız, çocuk annesiz kalır. Mesela grup terapisinde lider akıl veriyorsa da aynı şey olur. Anksiyetesi yüksekken, gerginlik yaşıyorken bol bol öğretmenlik yapmaya kayar ama kendine ve benliğine güvendikçe öğretmenlik faslı biter. Annelerin de oraya kayma eğilimi vardır, bunu bilerek konuşun. 

Aynı olguya Kanner (1943), Loretta Bender (1947) ve ‘otistik bir çocuk’ üretmeye yatkın anne tipini tanımlamaya çalışan diğerleri tarafından da değinilmektedir (Creak, 1951; Mahler, 1954).  Burada annenin geçmişteki yetersizliklerini telafi etme görevi ile toplumun ihmal edilmiş, itinadan yoksun kalmış bir çocuğu antisosyal bir durumdan toplumsal bir kimliğe geri getirme girişimi (bazen başarılı bir şekilde) arasında bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Annenin (ya da toplumun) bunu çalışması doğal seyrin dışına çıkarak sonradan eksiği tamamlamak şeklinde olduğu zaman büyük bir zorluk teşkil etmektedir. Eldeki görev aslında daha erken bir tarihe, bu durumda bebeğin bir birey olarak var olmaya başladığı zamana ait olan ama o zaman gerçekleştirilememiş bir görevdir. Eğer normal annenin özel durumu ve bu durumdan iyileşmesiyle ilgili bu tez kabul edilebilirse, o zaman bebeğin karşılık gelen durumunu daha yakından inceleyebiliriz. 

Bebeğin bir yapısı vardır. Doğuştan gelen gelişimsel eğilimler (egoda çatışmasız alan), hareketlilik ve duyarlılık vardır. Kendileri de gelişme eğiliminde olan dürtüler ve bu dürtülerin kaynağı olan alanların değişmesi vardır (erotejenik zonların değişmesi).

Erotejenik, yani dürtüsel uyarılma kabiliyeti olan bölgeler. 

‘Birincil annelik meşguliyeti’ adını verdiğim bu durumu geliştiren anne, bebeğin yapısının kendini belirginleştirmeye ve gelişimsel eğilimlerin ortaya çıkmaya başlaması için uygun bir ortam sağlar. Böylece bebeğin bu erken döneminde kendi hareketliliğini ve canlılığını deneyimlemesi ve dönemine uygun duyumların (sensation) oluşmasını sağlar. Burada dürtüsel yaşama değinilmesine gerek yok çünkü benim tartıştığım dönem dürtü kalıplarının oluşmasından önceki dönemi kapsıyor. 

Burada şöyle bir temel tartışma konusu var; bebek dünyaya geldiği zaman bütün dürtüleri anneye yönelir ve bebeğin anneye bağlanmasının sebebi aslında bu dürtülerinin tamamen anneye bağlanmış olmasından kaynaklanır. Yani birincil olarak insanı şekillendirilebilir, dönüştürülebilir bir varlık haline getiren şey dürtüleriyle bağlanmaktır derler. Obje ilişkisi teorisyenleri bebeğin doğuştan onu taşıyabilen, algılayabilen, ona yatırım yapabilen bir varlığa yönelme istidadı getirdiğini söylerler. İnsanı anneye bağlanmaya dürtünün değil, bir varlığa duyulan ihtiyacın sevk ettiğini. Ben de diyorum ki, bebek bu dünyaya geldiği zaman muazzam bir altüst oluş yaşar, muazzam bir anksiyete ortaya çıkar, yok olma anksiyetesidir bu; kıyamet kopmuş gibidir; bebek, paramparça olmuş, bir sürü parçaya ayrılmış, kendisi bir hiçe dönüyormuş gibi bir anksiyeteyle doğar. Bu anksiyeteyi giderecek bir yardıma, desteğe, i̇tinaya, pozitif enerjiye ihtiyacı vardır. Bebek, i̇çinde bulunduğu felaketten onu kurtarmasını bekleyerek anneye yönelir. Anne bunu yapabildiği ölçüde, bebeğe karşı ne kadar hassas olabiliyorsa, onun iç dünyasında olup bitenleri ne kadar algılayabiliyorsa, Winnicott’ın birincil annelik meşguliyeti dediği şeye ne kadar yakınsa, o kadar i̇yi bir anne olarak çocuğun kendisine hızlı bir şekilde bağlanmasını sağlar. Burada neticede bir bebeğin bir varlığa bağlanma gereksiniminden, bebeğin o varlığı benliğinin merkezine almasını ve ona bakarak veya ondan aldığı feedbacklerle kendini yapılandırmaya başlaması gibi bir durumdan bahsetmiş oluyoruz. Ama baştan dürtüyle olan denen şeyde Winnicott şuna i̇şaret ediyor; başlangıçta bu bebek bu kadar öfke dolu ve travmalıyken dürtüsü yok ki, diyor. Önce annelik alıp sakinleşmesi, rahatlaması, o anksiyeteden kurtulması lazım ki yavaş yavaş dürtüsel alan ortaya çıksın, diyor. Ben de katılıyorum.   

Anne bebeğin ihtiyaçlarına yeterince iyi bir adaptasyon sağlarsa, bebeğin yaşam çizgisi annenin varlığına tosladığında verilen tepkilerden çok az rahatsız olur diyerek bunu kendi dilimde anlatmaya çalıştım. (Doğal olarak, önemli olan toslamanın kendisi değil, toslamaya verilen tepkilerdir.) Annenin bebeğe duyarlılığındaki başarısızlıkları toslamaya tepki aşamaları üretir ve bu reaksiyonlar, anne ile bebek arasındaki ilişkinin ‘devam eden varlığını’ kesintiye uğratır. Bu tepkinin aşırılığı bebekte hayal kırıklığı değil, yok olma tehdidi yaratır. Benim görüşüme göre bu tehdit, tanımında ölüm sözcüğünü içeren her türlü anksiyeteden çok önce gelen, hiçleşme, yok olma gibi çok daha ilkel bir anksiyetedir. 

‘Her ilişki benzersizdir’ adlı makalede bebeğin dünyaya geldiği noktadan itibaren annesiyle arasında bir bağ oluştuğuna ve annenin, bebeği kendisine feedbackler vermeye açık bir durumda tuttuğuna değinilir. Yani bebeğin projeksiyonlarına veya durumuna ilişkin annenin bilinçaltına ilettiği bilgi vardır. Mesela bebek gerginse annesine, beni kucağına al, beni rahatlat, mesajı verir. Anne o mesajı alır ve onu rahatlatmaya çalışır. Bebek rahatladıysa, annesine, ben rahatladım, mesajını iletir ya da yetmedi, biraz daha sürdür, der. Böyle karşılıklı ve beraber oluşturulan bir ilişki vardır. Bebek ve anne, birbirlerine verdikleri mesajlarla, birbirlerini kollayarak, gözeterek, birbirlerinden bekleyerek bir ilişki oluşturmaya yönelirler. Bu öyle bir ilişkidir ki, ertesi sabah kalktıklarında aynı ilişki değildir; anne ve bebek kendi durumlarına göre mesajları iletirler, ona göre yeni bir ilişki oluşur gibi bir şey anlatıyor. Benzersiz bir ilişkidir bu. Eğer bir insana annesi bunu öğretemediyse, mesela bazı insanlar vardır, konuşurlar, sizin dikkatiniz dağılır, sıkılırsınız ama görmezler ve anlatmaya devam ederler. Tamam sıkıldım veya işim var, dersiniz duymazlar. Buna benzeyen bir şekilde, ilişkilerin bir tarafın ihtiyacına göre değil, i̇ki taraf da gözetilerek oluşturulmasıdır. Eğer benliğinizi kullanamazsanız bunu yapamazsınız. Karşınızdaki çocukla bağınız kopmuş olur ve o zaman bu ilişkinin benzersiz olması gerçeğini üretemeyecek bir duruma kayarsanız. Bunu yaptığınız zaman o tedavi tedavi olmaz. Tedavicinin ancak kendi benliğini kullanabilmesinin mümkün olduğu durumda tedavici olabileceğini söylerken bunu kastediyorum. Bu çok önemli bir şeydir. Bilgiye kaydığınız zaman beraber üretmek denen şey ortadan kalkar. Burada toslama diye anlattığı, ahengin bozulduğu zamanlardır bunlar. Şunu da ekleyelim; az önce dediğimiz gibi, ahenk müthiş düzeyde olsa, o zaman bebek büyümek zorunda kalmaz. Annenin zaman zaman aksaması olacaktır veya zaman zaman tuvaletinin gelmesi, yemek yapması, karnını doyurması gerekecektir, o da bir insan. Mesela bunlar çocukta doğal olarak bir früstrasyon oluşturur. Bunları yaparken anne ister istemez bebeği bir miktar ihmal eder. Bunlar çocuğa anneyi kaybetme deneyimi yaşatır, anneyi kaybeden çocuk sadece dışındaki annenin yetmediğini, bir de içinde bir anneye i̇htiyacı olduğunu algılar ve böylece annesini içselleştirerek i̇çinde bir iyi anne yaratır ama hiç früstrasyon olmazsa bu olmaz deniyor, çocuk hiç hayal kurmaz. Çocuğun dengesi bozulduğu zaman yaptığı ilk şeylerden biri mesela anne karnını fantezilemesidir, böyle bir fanteziye girdiyse onu ayağında sallayan anne onun hemen uyumasını sağlar. Tekrar anne karnına dönme fantezisi bebeklikte çok yaygındır. Dolayısıyla fanteziler daha sonra konuşma, düşünme, bilgi dediğiniz alanı yaratıyor. O zaman sözlerle bir varlığı sembolize edecek bir donanım oluşuyor. Mesela masa dediğimiz zaman gözümüze masanın gelebiliyor olması için masayı temsil eden bir sembol olarak masa lafı içimizde bir anlam kazanmış olmalı ki masa derken ne kastettiğimizi bilebilelim. Bu yüzden, aslında früstrasyonların düşünme, sembolize etme kabiliyetine ve anneyi içselleştirmeye yol açtığını bilin. Hiç früstrasyonsuz bir varoluş var oluş olmazdı. 

Şöyle bir vaka görmüştüm; anne son derece kötü bir durumdaydı, kayınvalidesi kadını mahvediyordu, kocası ilgisiz alakasızdı, annesine çok düşkün biriydi. Bizim kadın çocuk doğurmuştu ama dış kapının mandalı muamelesi görüyordu ve yaptığı şuydu; bebeğine sarılıp onunla bütünleşerek kendine bir var olma alanı oluşturmuştu. Bu durumda bebek o kadar fazla annenin dünyasının merkezi haline gelmişti ki, çocuk bana geldiğinde akıl hastasıydı. Anne çocukla o kadar bütünleştirdiğinde çocuk kendisiyle annesini diferansiye edememişti, ayrıştıramamıştı. 

Başka bir deyişle, ego oluşumunun temeli, toslamaya verilen tepkilerle kesintiye uğramadan ‘var olmaya devam etmenin’ yeterliliğidir. ‘Var olmaya devam etme’nin yeterliliği ancak başlangıçta annenin bu ‘primer annelik meşguliyeti’ durumda olmasıyla mümkündür. Bu hal bana göre hamileliğin sonuna doğru başlar ve bebeğin doğumunu takip eden birkaç haftalık dönemi kapsar, annenin bebeğe yatırımı ve onunla meşguliyeti yeterli ise sağlıklı annede gerçekleşir. 

Bir anne ancak benim anlattığım şekilde duyarlıysa kendini bebeğinin yerinde hissedebilir ve böylece bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bunlar ilk başta bedensel ihtiyaçlardır ve zamanla ego ihtiyaçlarına dönüşürler. Ego ihtiyaçları karşılandığında, bebeğin annesiyle ve annesinin bedeniyle yaşadığı fiziksel deneyim bir ruhsal alan oluşmasına, yani egonun oluşmasına yol açar.

Anne ile bebek arasında, annenin iyileştiği ve bebeğin sonunda annedeki bir kişi fikrini oluşturabileceği bir ego ilişkisi ortaya çıkar. Primer annelik meşguliyeti döneminde anne ile bebek bir bütün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, annenin bir kişi olarak tanınması normal olarak olumlu bir şekilde gelir ve annenin hayal kırıklığının simgesi olarak deneyimlenmesinden kaynaklanmaz. Annenin ilk aşamada uyum sağlamadaki başarısızlığı bebeğin benliğinin gelişmesini durdurur veya durum uzarsa yok eder. 

Anne, Winnicott’ın birincil annelik meşguliyeti dediği duruma girebiliyorsa zaten bebeği biraz anne karnındaki durumda tutar. Bebek anne karnındaki huzuru ve dengeyi böyle sağlar. Mesela yavrulamış hayvanları gözlediyseniz şunu görürsünüz; hayvan yavrusu bu dünyada i̇nsan gibi anksiyeteli bir şekilde var olmaz. Daha huzurlu ve daha sakin bir vaziyettedir ama sonradan anlıyorsunuz ki, yavru, kendisini annesinin parçası zannediyor, anne de yavruları kendi parçası zannediyor. Bu birbirinin parçası olma hali yavrular yürümeye başlayıp anneden uzaklaşmak isteyene kadar devam ediyor. Yavru yavaş yavaş annesini bırakıp alanını genişletmeye başladığı zaman annenin ilk tepkisi onları tutup tekrar kendisine çekmek oluyor. Onların uzaklaşmasına engel olmak istiyor, parçamsınız, parçam olarak kalın diyor. Ama bir süre sonra yavrular meraklarıyla etrafı keşfetmeye çalışarak anneden uzaklaşırlar ve anne, bunlar benim parçam değil, beni de dinlemiyorlar, der. Bunu anladığında bütün ilgisini yavrulardan çeker. Bu tabiatta daha belirgin ama tabiatta da hayvan kendisini annesinden kurtarıyor, yoksa anne onu bırakmıyor.  

Bu dönemde annenin iyi yaptığı şey bebek tarafından hiçbir şekilde anlaşılmaz (sadece bebek huzurlu olur). Benim tezime göre bu bir gerçektir. Başarısızlıkları da annelik başarısızlıkları olarak hissedilmez, ancak bebeğin varlığına yönelik tehdit etkisi yapar. Bu kabuller çerçevesinden bakıldığında, egonun erken inşası bu nedenle sessizdir. İlk ego organizasyonu, yok olma tehdidi deneyiminden gelir ve bu deneyimden tekrar tekrar iyileşme sağlanır. Bu tür deneyimlerden sonra, iyileşmeye duyulan güven, bir egoya ve hayal kırıklığıyla baş etme konusunda bir ego kapasitesine yol açan bir şey olmaya başlar. 

Mesela bebekler çok güçlü bir şekilde ağladıklarında benlikleri parçalanır; o sırada bir psikotik deneyime girerler. Her insan bebeklik boyunca binlerce kez parçalanarak, tekrar bir araya gelerek, gittikçe güçlenerek bu durumun altından kalkacak hale gelir. Aslında bebeklik i̇nsan hayatının en zor dönemidir. Karşınızdaki insanın en ufak bir aksamasında sizde bir parçalanma durumunun yaratıldığı haldir. Dolayısıyla bebek açısından, ağlasın, koy bir odaya, demek korkunç bir şeydir. 

SORU: Bir yetişkinin regresyonda çok yoğun ağlaması durumunda da bebeklikteki parçalanma gibi bir şey mi oluyor?

Parçalanma, taşınması çok zor bir durumdur, dolayısıyla o ağlama parçalanma değildir ama parçalanmaktan duyduğu korku olabilir, korkudan ağlıyordur yoksa parçalanmak korkunç bir şeydir, onu unutamazsınız. Bir insan hastalandıysa hastalandığını unutur, hatırlamaz ama hastalanmaktan muazzam korkar, aklınıza gelmeyecek kadar korkar. Demek ki hatırlamıyor, bir anı olarak içinde tutmuyor çünkü bu bir travmadır ama bir daha olacak diye ödü kopuyor. 

SORU: Yatağa bırakıldığında ağlayan, sadece kucakta uykuya dalan çocuklarda ne oluyor?

Bunlar yapışık çocuklar, bir ilişkiye ihtiyaçları var. Yani derileri çok ince, derisiz gibiler. Deri, çocuk için benlik bütünlüğünü bozulmadan muhafaza etmeye çalışan bir kalkan, bir sınırdır. O çok zayıfsa ve çok parçalanma tehlikesi varsa o zaman yapışık bir ilişki çıkar; anneyi hiç bırakamayan, annenin yanında yatmak isteyen, anne bıraktığında ağlayan bir çocuk ortaya çıkar. Bu genetik bir şey değildir. Annenin kendi pozitif enerjisi çocuğun benlik parçalarını bir arada tutmaya yetmiyordur. Benlik parçası dediğim şu; mesela annesinin sesini duyduğunda onu kaydeder, o bir parçadır. Sonra görüntüsü, yediği yemek, acıktığı zamanki öfkeli hali vs bütün bu deneyimlerin hepsi benlik dediğimiz şeyin içinde birikir. Benliğimiz bütün bu deneyimlerden oluşuyor, kendi kendine olmuyor, doğuştan gelmiyor. Bu benlik bütünlüğünün parçalanmaması için çocuğun anneye yapışması gerektiğinde buna bağımlı olma eğilimi diyoruz. Buna Tustin ‘adhesive-yapışkan identifikasyon’ demiş. 

SORU: O zaman kucakta uyutmak bebek için hayırlı olmayacak mı?

Bebek kucak istiyorsa, anneden alamadığı pozitif enerjiyi onun bedeninden almaya çalışıyordur. Bazen büyümüş çocukların anneyle yattığını görürüz. Bu boşuna değildir. Biz diyoruz ki, bu çocuk ödipalize olacak, dürtüleri annesine gidecek, sonra psikotik anksiyete yaşar mı? Ama ilk bakacağınız şey, çocuğun annesinin yanında yatarak annesinin ona veremediği bir şeyi mi almaya çalıştığı olmalı? Sonra şu aklınıza gelsin; bu anne çocuğu kendinde tutmak istiyor, çocuk ondan kopmasın istiyor, gece de yanına alıyorsa o zaman bu başka bir şey. Bunlar büyüdükçe çocuk için sorun haline gelir dersiniz anne babaya. Ama önce ne olduğunu tespit etmelisiniz. Annenin kucağı çocuğun mu ihtiyacı yoksa annenin mi?

SORU: Çocukluk psikozu da hastalık tablosu mu?

Hayır. O durumda çocuk hayal dünyasına kayıyor ve öğrenmiyor. Dışarıdan bakınca ağır çocukluk psikozlarını zekâ geriliği zannedersiniz. Halbuki değildir, çocuk kendisinin omnipotan olduğuna, her istediğini yapacağı fantezilerinde i̇nandığı için öğrenme i̇htiyacı duymaz. Öğrenme ihtiyacının oluşması için bile canımızın yanması gerekir. 

Bu tezin, bebeğin anneyi hayal kırıklığı yaratan bir anne olarak tanıması konusuna katkıda bulunacağını umuyorum. Bu daha sonraki dönemler için doğrudur, ancak bu kadar erken bir aşamada değil. 

Bebek doğduğu andan itibaren, hatta belki anne karnındayken kendisinin annesinden ayrı bir varlık olduğunu algılıyor, buna, ‘benliğin çekirdeği’ deniyor. Bu çekirdekle beraber doğuyor. Bir tarafıyla annesini ve kendisini ayrı varlıklar olarak tanımlamaya başlıyor ama bu ona çok acı, çok sert ve çok kötü geliyor. Çok rahatsız edici bir duygu, bu dünyada dımdızlak var olmak zorunda kalma hali onun için çok kabul edilemez bir şey olduğu için, bebek annesiyle kendisinin bir bütün oldukları, birbirlerinin parçası oldukları illüzyonunu yaratıyor; annesiyle ayrılığa tahammül edecek hale gelene kadar bu illüzyonu sürdürüyor. Anne de bebeklik boyunca bunu sürdürmesine yardımcı olacak şekilde davranıyor; gak deyince su, guk deyince süt şeklinde bir tutumla, sanki onun içini okuyormuş gibi davranarak, bebeklik dönemi boyunca bebeğin ayrı varlıklar olmadıkları illüzyonunu sürdürmesine yardımcı oluyor ama bebek hazır olunca, aynı hayvan yavrularındaki gibi, anneden uzaklaşmaya çalışıyor. İnsan bu dünyanın parçası olmaya büyük bir tramvayla yöneldiğinden ve hayvanlarda bu olmadığı için, belki insanın bu illüzyonu sürdürme ihtiyacı daha uzun sürüyordur.  

Başlangıçta başarısız olan anne bu şekilde algılanmaz. Gerçekte, anneye mutlak bağımlılığın ve onun birincil annelik meşguliyetleri ya da buna ne denirse densin bebekle ilişki kurma kapasitesinin bu yolla çok artması, anlaşılması karmaşıklığı nedeniyle ve akli bir tarafının olmaması nedeniyle zordur ama annenin kendi nefsini silerek bebekle bütünleşebilmesi ancak sağlam bir benlik oluşturmuş yetişkine özgü bir durumdur. 

Bu çok önemli bir durumdur. Denir ki fedakâr olun, kendinizden vazgeçin, biraz karşınızdakini düşünün. Bir insanın bunu yapacak gücü varsa zaten yapar. Bir insanı bunu yapmaya zorlarsanız, kim için kendisinden vazgeçiyorsa ona çok öfkeli hale gelir. Mesela bir çocuğa kardeş geliyor, o kardeşi henüz tolere edecek gücü yok, gelmiş, annesiyle arasına girmiş gibi algılıyor, hatta annesini ondan çalmış gibi algılıyor, gücü henüz kardeşini sevmesini yetmiyor. Zorla kardeşini sevindirmeye çalıştığınız zaman çocuğu kendi hakikatine yabancılaştırsınız. Belki de çocuk böyle bir durumda kardeşinden nefret edebilir. Hem annesini almış gibi hem de devamlı tekmeleniyormuş gibi hissedebilir. 

Başlangıçta mutlak bağımlılığın tanınmasındaki genel başarısızlık, hem erkeklerin hem de kadınların kaderi olan KADIN korkusuna katkıda bulunur (Winnicott, 1950, 1957 a). (Kadının bu dönemde bir ayağının bu tarafta, bir ayağının öbür tarafta olması tekinsiz bir durum yaratır)

Bizde, kırk gün geçene kadar lohusalık tehlikelidir denir. Ne tehlikesi var? Akıl hastalığı olur. Akıl hastalığının sebebi budur. Bebek anneyi regresyona çektiği zaman anne bir yandan bebeğiyle bütünleştirken bir yandan da bir ayağı bu tarafta diğer ayağı diğer tarafta bir duruma gelir. Eğer koşullar çok uygunsuzsa, annenin içindeki bebek o kadar hassas bir durumdayken ve çok sıcak bir yaklaşıma, şefkate ihtiyacı varken itilip kakılıyorsa hastalanma riski artar. Ama bu ruh halinden çıktığında onun da sert bir derisi oluşur, kalkanı geri gelir, dolayısıyla bazı duyarsızlıklar o kadar da hastalandırıcı bir yara açmaz.

Artık neden bebeğin bakımı için en uygun kişinin bebeğin annesi olduğunu düşündüğümüzü söyleyebiliriz; bu özel birincil annelik meşguliyeti durumuna hasta olmadan ulaşabilen kişi, bebeği doğuran annedir. Fakat evlat edinen bir anne veya ‘birincil annelik meşguliyeti’ anlamında hasta olabilen (bebekle bir bütün haline gelme) herhangi bir kadın bebekle bir miktar özdeşleşme kapasitesine sahip olması nedeniyle yeterince iyi uyum sağlayabilecek bir konumda olabilir. 

Az önce anlattığım çocukluk psikozundaki hasta annesiyle bütünleşmiş ama bütünleşme öyle bir düzeyde olmuş ki, anne bebeğini o kadar kendinde tutmuş ve özdeşleşmiş ki, ağlayacak, susamıştır vs gibi muazzam bir panik içinde annelik yapmış. Böyle bir durumda bebeğe annenin ihtiyacı var demektir. Normal bir durumda bebeğin anneye ihtiyacı vardır ve anne birincil annelik meşguliyeti dediğiniz duruma girdiğinde kendini bebeğin ihtiyacına maksimum cevap verecek şekilde ayarlamış olur. 

Bazı insanlar bebek evlat ediniyorlar. Eğer kadın bebeği çok istiyorsa ve içinde çok yatırım oluşuyorsa o zaman kendisinin doğurmadığı bebeğe mükemmel değil ama iyi annelik yapma i̇mkânı olur. Ama bebek evlat edinmiş kadınların yüzde kaçı bunu yapıyordur bilmiyorum, çok fazla olduğunu da zannetmiyorum. 

Bu teze göre yeterince iyi bir çevre sağlanmış bebek, erken dönemde var olmaya başlar, deneyim kazanmaya yönelir, kişisel bir ego oluşturarak, dürtülerini harekete geçiren bir haz kapasitesi oluşturarak çevresiyle, hayatın doğasındaki tüm zorluklarla birlikte tanışmış olur. 

Haz kapasitesinin oluşması, yani ilk üç ay geçtikten sonra oluşmaya başlaması tabii ki bebeğin bağlanma kapasitesini çok artırıyor. Başlangıçta dürtüler insanların bütünleşmesini sağlar. Bir bebeğin, bir küçük çocuğun dürtüsü kime yöneliyorsa onunla bütünleşme eğilimini artırır. Dolayısıyla bebek annesine dürtüleriyle yöneldiğinde onunla bütünleşebildiği için, annesiyle ayrı değil aynı varlıklar olduğu illüzyonunu sürdürmesi çok kolaylaşır. Bu, bebeğin haz kapasitesinin oluşması için büyük bir imkândır. Haz kapasitesi derken, bebeğin annesinin memesini emerken bunun sadece onun gerginliğini almasını değil emmekten haz duymasını, kucakta olmaktan hoşlanmaya başlamasını ve kucak istemesini, annesi ona gülümsediği anda çok canlanmasını kastediyoruz. Anne ile çocuk arasında çeşitli seslerle birlikte bir ahenk oluşması, o seslerin tekrarlanması çocukta bir coşku oluşturabiliyor. Bütün bunlar çocuğun egosunun güçlenmesini sağlar. Bir bebeğin haz kapasitesi erken oluşuyorsa bu iyi bir şeydir, i̇yi annelikle ilgilidir, o bebeğin kendisini kurtarması çok daha kolay olur. Neden kurtarması? Parçalanmaktan ve yok olmaktan. Bebeğin dayanıklılığı artar.  

Tüm bunların sonunda yapaylaşmayacak, doğallığını kaybetmeyecek, bunun için ölmeyi de göze alabilecek bir benliğe sahip olabilen bir insanın temelleri atılmış olur. Öte yandan, başlangıçtaki çevresel koşullar yeterince iyi olmadan, kendine ihanet etmemek için ölmeyi göze alabilen bir benlik hiçbir zaman gelişemez. Gerçeklik hissi zayıftır ve kişi çok fazla kaos olmadan yaşamanın bir yolunu bulsa da hayatı anlamlı olamaz. Bırakın doyumları, hayatın doğasında var olan zorluklarla bile baş edilemez. Kaos olmazsa gerçek benliği gizleyen sahte bir benlik ortaya çıkar ve kişinin kendinden beklenenleri yapmaya çalışarak, uyaranlara tepki göstererek, dürtüsel deneyimleri görevini yapma duygusuyla yaşadığı bir hayat çıkar ortaya. Sanki hayat yaşanmıyor, yaşıyormuş gibi yapılıyor ve zaman dolduruluyormuş gibi olur. Bu tezle, ilk çevrenin bebeğe adapte olabildiği normal ortamda bebeğin kendine ait yapısal özelliklerinin ortaya çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğu görülecektir. Bunun aksine, bu ilk aşamada başarısızlık olması, yani ortamın bebeğin aşırı muhtaç durumuna göre oluşamaması durumunda, bebek yok olma (hiçleşme) tehdidine karşı ilkel savunma mekanizmalarına (sahte benlik vb) kapılır ve doğuştan getirdiği unsurlarının (fiziksel olarak açık olmadığı sürece) aşırıya kaçma eğilimi vardır. 

Genel olarak bir insan hayatını annesinin projesi olarak sürdürmek zorunda kalıyorsa, yani anne bebeğini ancak projesi olarak gördüğünde ona daha fazla yatırım yapabiliyorsa ve bu yapıyla onun ayrı bir varlık olduğunu kabullenemiyorsa, kabullendiğinde bebeğine ilgisi azalıyorsa, o zaman çocuk sahte benlik oluşturmaya mecbur olur. Sahte benlik dediğimiz şey, çocuğun hakikatine uygun bir şekilde var olmak yerine ondan bekleneni ve i̇steneni yapmaya çalışmak zorunda kalmış olmasından olur. O zaman çocuk kendi hakikatini gerçekleştirmeye değil, kendinden bekleneni yapmaya müsait bir insan olur. Bunlar da, derin bakarsanız, aslında çocuğa uygulanan örtük bir şiddettir. Çocuğun hakikatini hesaba katmayan, kendi ihtiyaçlarını ve kendi narsistik doyumlarını öne çıkarken anneler isteseler de istemeseler de ne yazık ki buna yol açarlar. 

SORU: Negatif tanım hatası da böyle mi oluşuyor?

Negatif tanım hatası hep kendini eksik ve yetersiz bulmak mı? Bence o, anneyi iyi yapmak için etkili bir yoldur. Yani bir insanın sürekli kendinde kusur bularak veya hep kusurluymuş gibi yaşamasının ana nedeni annesini iyi yapmaya çalışmasıdır; yüzde doksan budur. 

SORU: Erken çocuklukla ilgili o zaman… 

Erken çocuklukta da eğer çocuk anneyi iyi tutamazsa, çocukluk psikozuna girer, hayal dünyasına kayar. Çocuk bunun tehlikesini bilmez ama bir şekilde içindeki bir refleks, az önce söylediğimiz gibi, onu başka bir insana yönelten refleksi canlı tutabilmek için çok erken yaşlardan itibaren yöneldiği varlığı iyi, kendisini kötü yapmaya mecbur kalabilir. 

SORU: Anneyi iyi tutma ihtiyacı nasıl geride kalır?

Yavaş yavaş, kendinizi buldukça, egonuz güçlendikçe ve gerçekten kendinize annelik yapmayı ve kendinize sahip çıkmayı becerdikçe, anneye olan ihtiyaç azaldıkça, son derece yavaş bir şekilde olur. Birdenbire olmasını beklemeyin, sonra, ben yapamıyorum, dersiniz. 

Bebeğin annenin sorunlu taraflarını içe yansıtmasının sonuçlarını geliştirmeden burada bırakmak gerekir; ancak bu konu, mutlak bağımlılığın olduğu ilk aşama geçildikten sonraki aşamalarda büyük önem taşır. Bir bebeğin erken gelişimini yeniden inşa ederken, ego gelişiminin temeli dışında dürtülerden bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur. Bir deyiş vardır: Ego olgunluğu-dürtüsel deneyimler egoyu güçlendirir (haz kapasitesi); ego olgunlaşmamışlığı-dürtüsel deneyimler egoyu bozar.  

Dürtüler, psikotik zemini olan, gücü olmayan bir hastanın hayatını çok zorlaştırır. Dürtüleri annesine, i̇stemediği insanlara, çocuklara, erkekse erkeklere, kadınsa kadınlara gider. Kişinin kendi kimliğine uygun olmayan dürtüsel bir fırtına çıkar ortaya. Çocuğun egosu zaten zayıfsa bunun altında kalır. Bu yüzden ergenlik çağında, özellikle erkek çocuklarda daha fazla görülür. Yani 15-20 yaş arası, erkek çocuklarda akıl hastalığı oranının en yüksek olduğu zamandır. Ama normal gelişmiş, temeli sağlam bir insan içinde dürtüler onun hayatını zenginleştiren, anlamlandırmasını kolaylaştıran, güçlendiren bir şey olur, diyor. 

Ego burada deneyimlerin bir toplamını ima eder. Bireysel benlik, dinlenme deneyiminin, spontan hareket kabiliyetinin ve duyumların bir özetini başlatır, faaliyetten dinlenmeye geri dönmeyi ve yok oluşlardan kurtulmayı bekleme kapasitesinin aşamalı olarak oluşturulmasını başlatır; yok oluşlar çevresel etkilere verilen tepkilerden kaynaklanır. Bu nedenle bireyin, burada başlığı altında bahsettiğim özelleşmiş çevrede başlaması gerekir ki gelecekte karşılaşacağı zorlukların altından kalkabilsin. Bu özelleşmiş çevre aslında ‘birincil annelik meşguliyeti’dir.