29-02-2024
Rüyalarda mekânsal göndermeler kadının kendi bedensel değişimleriyle ve içindekinin yeni bir anlam kazanmasıyla ilgilidir, ama aynı zamanda kadının duygularının şekillenmesini ifade etmek için de kullanılır.
Kadın bilinç düzeyinde fark etmese bile bilinçaltı düzeyde içi bir derinlik kazanır. Kendini algılayışına bir derinlik eklenmeye başlıyor. İnsan veya hayvan, kendi içindeki canlılığı algılıyor ve o canlılık onu biraz daha derinliğe çekmeye başlıyor. Dolayısıyla kendi içinde de bu yeni algılarına uygun olarak yeni bir mekân anlayışı oluşuyor. İçi, dışı, yüzeyiyle birlikte farkında bile olmadan üç boyutlu bir alan oluşuyor. Hamile kadının içinde adalar, alanlar, kompartımanlar gibi ifade edilebilecek geometrik alanlar oluşuyor.
SORU: Bu her kadının içinde olur mu?
Bırakın kadını, bence her hayvanın içinde de oluyor. Mesela Tina on-on beş güne doğuracak, hayvana bir sükûnet, bir derinlik geldi, olgunlaştı. Mesela hayvan yolda sarsıldığında biraz anksiyetesi artardı, hamileyken bunların hepsi azaldı, daha köklenmiş gibi duruyor. Daha az anksiyetesi var gibi duruyor. Bu yazı dışarıdan görünmeyen bir şeyi, daha derin bir şeyi, i̇çeride olan bir şeyi anlatıyor.
SORU: Aslında malzemesi buna izin vermeyebilir mi, onu merak ettim.
Bir insanın gebelik psikozu olacak kadar anneliğe uygun olmayan bir malzemesi varsa, o zaman bu konuştuğumuz şeyler geçerli değil. Zaten anne, bebeğin içinde ölmesini istiyor; doğduğunda öldürmek istiyor. Daha çok, ya çocuğumu sevemezsem kaygısından i̇baretse bu gebelik depresyonu, genel duruma yol açıyor. Öldürürsem diye korkmaya başlıyorsa, o zaman bu biraz daha ağır bir problem olarak algılanıyor ve bu öldürme arzusunun derecesine göre, oradaki ambivalansta öldürme isteğinin ağır bastığı oranda psikoza yatkın bir insan ortaya çıkıyor.
SORU: Negatif bir derinlik oluyor denebilir mi?
Hayır. Bence kadının dünyayı algılayışını derinleştiriyor. Hamilelik kendi varlığını, kendini tabiatın bir parçası olarak hissetmesini mümkün kılıyor. Üretkenlik doğada olan bir şey. Üremek, yavru üretmek, türün devamlılığını sağlamak hayvanların önemli bir alanı. Hayvan çiftleşirken bir haz i̇htiyacıyla yönelmiyor, sanki kendi türünü sürdürme ihtiyacıyla, kendini aşan bir ihtiyaçla yöneliyor. Orada her şey o kadar tabiat oluyor ki, tabiatın sürmesi, yok olmaması, kirlenip yok olmasından duyulan korku gibi günlük hayatımızda da çeşitli şekillerde zaten olan bir durumu gösteriyor. Tabiatın yok olması kadar korkunç bir şey yok. Dolayısıyla hamilelik tabiatın yok olmadığını, sürdüğünü, amir olduğunu gösteren bir şey. Bu insanı, tabiatın, evrenin bir parçası, diğer insanlarla ortak bir kaderi yaşayan bir varlık gibi daha derin anlamların oluştu bir yere doğru çekiyor. Aslında büyük bütünlüğün parçası olmaya çeken bir şey. Winnicott’ın birincil annelik meşguliyeti dediği şeyin zemini bu. Kadını büyük bütünlüğe çekmesi, kılığımız kıyafetimize rağmen tabiatın bir parçası olduğumuzu yeniden algılamamızı sağlıyor. Yüzeyselleşmenin hükmü kalmıyor, ortaya tabiatın hükmü çıkıyor.
Örneğin, beden dışında tutulması gereken bazı yiyeceklere karşı duyulan fobiler, bedenin içine konulması gereken diğer yiyeceklere duyulan özlem, iyi ve kötünün dikkatlice tanımlandığı ve birbirinden ayrı tutulduğu mekânların geometrisini ifade eder. Aslında her kadının deneyimi, kendisinin ‘içerisi’ ve ‘dışarısı‘ açısından kendisini nasıl algıladığı ve bu ikisini ayıran sınır türü açısından tasvir edilebilir.
Böyle bir durumda muhtemelen anne akıl düzeyinde karnındaki bebeğin iyi ve sağlıklı olmasını istiyor ama daha animal düzeyde bu durum iyi yiyecekleri yiyip onun i̇yi olmasını, kötü yiyeceklerden kaçınmasını sağlıyor. Anne bebeksi bir yerden durumu böyle algıladığı için de bebeği iyi beslenmeye çalışmanın adı aşermek, mide bulantısı, fazla kusma veya bazı yiyeceklerden şiddetle uzak durma i̇htiyacı olarak görülüyor dışarıdan. Dışarıda bu, i̇çeride güçlü bir bebek ihtiyacı ve bunu nasıl temin ederim kısmı var ama çok animal düzeyde. Belki bir hayvan da hamileyken fazla yiyor, içindeki yavruları beslemeye çalışıyor.
Örneğin, kendisinin ve bebeğinin hem ‘içeride’ olduğunu hem de tehlikeli bir dış dünyaya karşı güvende tutulması gerektiğini mi düşünüyor? Yoksa bebek dış dünyanın tehlikeli bir temsilcisi olarak onun içine giren davetsiz bir misafir ve işgalci midir? Bebek, dış dünyaya ait olmaktan çok kendisinin bir parçası mı oluyor, yoksa tam tersine, sanki partenogenezle (babasız olma) onun bir parçası olmaktan ayrılıyor, ondan ayrı bir birey mi oluşuyor? Bebek iyi ve kendisi kötü mü, yoksa kendisi iyi ve bebek kötü mü? Ya da belki o ve bebek iyidir ve dış dünya kötüdür ya da tam tersidir. Bütün bunların yanı sıra, aynı zamanda dışarısı olarak algılanan ile içerisi olarak algılanan arasındaki sınırın doğasına ilişkin sorular da ortaya çıkıyor. Sınır, arkasında kadının kendini bebeğiyle birlikte mi, yoksa bebeğine karşı koruduğu bir kaleye mi benziyor? Yoksa sınır daha çok gözenekli bir yüzeye mi, yoksa kolaylıkla açılıp kapanabilen bir perdeye mi benziyor?
Kendini bebeğine ne kadar dost, ne kadar yabancı algılayacağı konusunda annenin önünde bir sürü olasılık var. Bebek annenin karnında büyümeye başladığında eğer anne kendisini çok almaya ihtiyacı olan ve vermek zorunda kaldığında buna hazır olmadığını, bu durumun onu çok öfkelendireceğini anlayan bir noktadaysa, bebek onu sömüren bir yabancı oluyor. İnsanın kendi annesinin karnındayken annesinin ambivalansı çocuk için onu i̇steyip istememekle ilgili önemli bir çatışma alanı oluşturur; bu, annenin bebeğine duyduğu öfkeden olur. Evliliği iyi gitmezken annenin kocasının desteğini yeterince alamayacağını bildiği veya kocasının kıskanacağını hissettiği bir ortama çocuk doğurmasıyla, annenin ciddi şekilde desteklendiği, çocuğunu büyütebileceği bir enerji durumu oluşturmasına yardımcı olunan bir ortama çocuk doğurması, bu iki durum annelik kapasiteleri açısından farklıdır. Şundan yüzde yüz emin olun, eğer bir anne yavrusunun bebekliği boyunca kocasından hiç destek almadan annelik yapmak zorunda kalırsa, bebeğinden nefret ettiği zamanlar sıktır. Bebek hastalandığı, diş çıkarttığı, düştüğü, ağladığı, gaz sancısı olduğu, onu susturamadığı zamanlarda bebekten nefret edip duvardan duvara vurmak isteyecek hale gelebilir. Annenin bir yıl boyunca sağlıklı bir annelik yapabilmesi için muhakkak pozitif bir enerjiyle beslenmiş olması lazımdır. Bunun olmadığı durumlarda bunlar kaçınılmazdır. Bir bebeğin yükü büyüktür, yedi yirmi dört anneye muhtaçtır. Anne bunu yaparken devamlı olarak kendi nefsinden vazgeçmek zorunda kalır. Onun da nefsini doyuran, nefsini seven ve gözeten birisi olmazsa anne çocuğa öfke duyar. Çok açık bir şekilde şunu söyleyebilirim; annelik, anne-baba ilişkisinin bir ürünü olarak i̇ki tarafın beraber oluşturduğu ve babanın enerjisiyle anneyi besleyebildiği durumlarda sağlıklı olabilir. Bizim geleneksel sistemde böyle bir şey yok veya şimdi olduğu gibi, çocukların yabancılara baktırıldığı, annelerin çalıştığı bir dünyada böyle bir şey olmaz. Yani annenin bebeğini nereye koyacağı, nasıl tanımlayacağı tamamen annenin verme kapasitesinin oluşmuşluğuna, bulunduğu ortamdan bir şeyler alabiliyor olmasına, kendi bebekliğini iyi olarak yaşamış olmasına muazzam ölçüde bağlıdır.
Çeşitli permütasyonlar ve sınırın doğası açıkça kadının kendi geçmişine, bu bebeğe yüklediği anlama ve onun çatışmalarla, anksiyetelerle ve kendi bilinçaltı düşünceleri ile her zamanki başa çıkma şekline bağlı olacaktır. Hamilelik rüyalarında kişisel topografyadaki değişiklikler takip edilebilir. Bu bölümün başlığını Belinda’nın rüyalarından birinden aldım varsa böyle bir başlık, koymak iyi olur. Tehlikeli ormanın içinde huzurlu bir adanın hayalini kuruyordu; yerliler beyaz çocukları alıp güvenli bir şekilde yeraltındaki siperlere koymuşlardı. Hamileliğini planlamayan bu kadının artık rüyalarındaki ada olan rahmini çok güvenli bir yer olarak, bebeğini ise ‘doğal’ın koruması altında tutmak istediğini, ‘kendisinin ilkel’ parçasının (yerliler tarafından temsil edilir) bir bedene ve bir bebeğe sahip olmak istediğini, entelektüel, eğitimli kısmının ise bir zihne sahip olmak istediğini, bu tarafın kürtaj yaptırmayı düşünebilen Belinda olduğunu anlatıyordu. Bu bebeği katletmenin ancak çok vahşi bir tarafın katılımıyla ‘ormanın dişlerini ve zehirlerini’ de katarak mümkün olabileceğini de yorumuna ekliyordu. Ormanlarla dolu bir ülkede yaşayan annesinin onun bebek sahibi olacak kadar olgun olmadığını ve eğitimlerine öncelik vermesi gerektiğine inandığını düşünüyordu. Annesinin kendi hayatında doğumdan sonra ölen bebeklerinin olması Belinda’da doğacak bebeğin tehlikede olacağı ve korunmaya ihtiyacı olacağı endişelerine yol açıyordu.
Eğer bu ‘huzurlu ada, tehlikeli ormanlar’ görsel imgesini bölümümün başlığı olarak verdiysem, bu aynı zamanda başlangıç noktam olarak ele aldığım, kadınların hamilelik sırasında psikanaliz ile yardıma az ya da çok uygun olup olmadığı sorusuna da bir göndermedir. Sınır nedir, ne kadar katıdır, teması kısıtlayan, kadını içine çeken ‘paranoya’nın, saldırıya uğrama korkusu ve haset edilme korkusunun derecesi nedir? Bu korkunun kaynağı kendi bilinçaltı düşünceleri, kendi duyguları mıdır? Peki psikanalist bu topografyanın neresinde yer alıyor? Hastanın, psikanalisti nereye koyduğunu, karşıt aktarımı kullanarak kendisine zulmeden olarak mı yoksa tam tersine, içsel saldırılara karşı bir müttefik olarak mı hissettiğini anlaması gerekiyor?
Yani hamile bir kadın psikanalistle ilişkisinde başlangıçta aslında psikanalistin bebeğiyle olan ilişkisini nasıl etkileyeceğini bilemez, öngöremez. Tedavicinin çocuğu yoksa acaba kadına haset mi eder, karnındaki bebeği kıskanır mı, hastanın bebeğine olan yatırımı psikanaliste psikanalizden çalınan yatırım gibi mi gelir? Bir sürü belirsizlik var. Ya da tedavicinin i̇yi bir anne gibi anneyle bebeğinin birbirleriyle öfkesiz bir ilişki kurmasını sağlamaya çalışan, onu destekleyen, ona biraz pozitif şeyler katan, annesinin yapabildiğinden daha iyisini yapmaya çalışan bir yeri mi olur? Bütün bu ihtimaller aslında biraz psikanalistin kendi hayatını ne kadar kendi ihtiyaçlarına ve yapısına uygun bir şekilde kurabilmiş ya da kuramamış olmasıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla burada söylenen şey şöyle yorumlanabilir; aslında bu bir bakıma risk sayılabilir mi? Evet, tedavici hastasına haset ederse bu risktir. Böyle bir durumda hasta tedavicinin öfkesini taşımaya mecbur edilmiş olur. Orada da çok bilinmeyenli bir durum var ama bir yandan da hamilelik biraz regresyona çektiği, kadını kendi içindeki bebeğe yakınlaştırdığı için bir sürü örtük materyalin ortaya çıkmasını da kolaylaştırabilir.
SORU: Terapiste bağlanmayı artırır mı?
Zaten kadının i̇çindeki bebek fazla uyanınca bağlamanın kalitesi değişir. Dolayısıyla bağlanmayı artırıcı bir etkisi olur ama burada tedavicinin hastaya daha çok pozitif bir katkısı oluyorsa, daha iyi, daha sağlıklı bir anne olmasını sağlayacak bir etkisi oluyorsa tabii ki bağlılığı artırır. Bu her zaman böyledir. Başımıza gelen herhangi bir olayda tedaviciden ciddi, samimi bir destek bulabiliyorsak bu, bağlanma kapasitemizin üzerine çıkmamızı sağlar. Bazen aksilik, kötü bir durum, kaza gibi görünen şeylerin uzun vadede hayırlı olduğunu anladığımız bir sürü örnek vardır. ‘İyi ki böyle oldu da ben bunu anladım’ diyen bir sürü hasta vardır. Doğru kararın aslında biraz hem hastanın hem de tedavicinin durumuna uygun olanı bulmak olduğu belli. Aslında ‘ben gelmesem daha iyi olacak’ denmesine de hazır olmak lazım. Eğer yatırımını bir türlü tedaviciden çekip bebeğine kaydıramıyorsa gelmesin. O zaman anneliğe hazırlanamamış olur.
Rüyada Belinda’nın bebeği kendi öfkesinden korumaya çalıştığı belirgin. Yerlilerden korumaya çalışırken kendi öfkesinden korumaya çalışıyor. Bu da iyi bir işaret. Bazen öfke o kadar büyük olur ki, kadın bunu yapamaz ve yok edip kurtulmak ister. Demek ki burada altından kalkılabilecek bir öfke var ki bebeğini öfkesinden korumaya çalışıyor.
SORU: Bu, ambivalan olmayı kolaylaştırır mı?
Ambivalan olmak kaçınılmazdır zaten.
- Öfkeli olmayı kolaylaştırır mı?
Öfkeli olduğunu anlaması çok önemli. Eğer bir insan ideal anneyi oynamaya kalkarsa o zaman o kadar yorulur ki, çocuktan nefret etmeye başlar. Kendisini doğru idare edemez, yardım isteyeceği yerde, ben yaparım der.
SORU: Burada öfkeyi daha anlaşılabilecek düzeyde ya daha rahat mı anlar?
Evet. Zaten çok fazla olunca i̇nsan bunu anlamayı reddeder. ‘Ben çocuğumu öldürmek mi istiyorum’ der, anlamak ona iyi gelmez, şok edici bir farkındalık olur.
Tehlikeli ormandaki huzurlu adayı, öngörülemez, kontrolsüz, vahşice ele geçirmekle tehdit eden duyguların yoğunluğundan uzaklaşmak olarak görüyorum. Hamilelikte belirgin olan geri çekilme eğilimi, ormandan güvenli bir alana çekilmedir ve analist ve yorumları, ormanın dişleri ve zehri hastanın yıkıcı tarafı ile ilişkilendirildiğinde çalışması imkânsız görünebilir. O halde huzur dolu ada, korunmak için bir bariyerin dikildiği, nefret ve kıskançlıktan uzak bir yerdir. Bir kadının özellikle korktuğu şey, başkalarının onun hamile durumuna haset etmesidir. Özellikle kremayı yiyen kedi gibi kendini tatminkâr bir durumda hissettiğinde; o, içindeki değerli varlığıyla eksiksiz, doygun, tatmin olmuş bir annedir. Bir de sarıp sarmalanan ve sürekli beslenen bebeğe duyulan haset vardır, bazen annenin kendi hasedi de bebeğe yönelir.
Bu, bebekler için bir tehlikedir. Bebeğin temel ihtiyacı annenin biriciği olmaktır çünkü bebeğin sağlıklı büyüyebilmesi için bebeklik döneminde annenin bütün dikkatinin bebeğe yönelmesi lazımdır; anne bunu yapamıyorsa yetersiz kalmaya başlar ve çocuk gözlemleriyle ilgili makalelerde gördüğümüz gibi çocuk ya parmağını emmeye başlar, ya içine kapanır, ya omnipotan bir çizgiye kayıp annesine ihtiyaç duymamaya başlar. Bütün bunlar çocuğun gelecekte bir sürü zorluk yaşamasına sebep olacak problemler oluşturur. Annenin yetersiz kalmasına çocuk hemen hasta olarak cevap vermiyor, yetersizlik ölçüsünde başka savunmalar geliyor ama bütün bu yolların hepsinde sonuçta çocuğun bağlanma kapasitesini düşüren ve onun dikkati yoğun, haz kapasitesi yüksek, canlı bir bebek olmasına bozan bir durum oluşuyor. Temel böyle olunca, daha sonra kurulacak olan bina da bu temele uygun bir bina oluyor, çok sağlam olmuyor, çocuğun kendini bulması zor oluyor.
Annenin hasedinin olmasının sonucunda, annenin içindeki bebeksi tarafın kendi annesi tarafından doyurulamamış olduğu durumda, anne, ‘bütün ilgiler bebeğin üzerinde, hep onu düşünüyoruz, hiç beni düşünmüyoruz’ diye bebeğe haset etmeye başlar. Bir insanın içindeki bebek doymamış bebekse kendi bebeğine haset edebilir. Hasette ne olur? Ortaya öfkeli bir anne çıkar, bebeğe haset ettiği anlarda onun iyiliğini düşünemez, düşmanca davranır. Bunların hepsi çocuğun kapasitesinde düşmeye neden olur.
SORU: Böyle bir durum bebekte epilepsiye sebep olur mu? Benim bir hastanın ablası doğum yaptı, bebek emerken epilepsi krizi geçiriyormuş, yoğun bakıma koymuşlar. Kadın kendi anne babasına ‘onu niye kucağınıza alıyorsunuz, beni almadınız’ diye öfkeleniyormuş.
Annenin içindeki ambivalans bebeğin yeme bozukluklarını veya anksiyetesini etkiler. Havaleler çocuğun anksiyetesi yükseldikçe artıyorsa, olabilir ama genel olarak şu bilinir; beynin elektresisinin organize olması zaman alır. İlk akla gelecek şey, acaba bunun organik bir sebebi mi var, sorusu olmalı. Çok da korkmamak lazım çünkü annenin organize olması zaman alır. Bu durum iyi organize olamadığını gösterir ama genetik bir sebebi mi var yoksa annenin öfkeli olması, hamileliğin çok da huzurlu geçmemesinden dolayı mı onu bilmiyoruz.
SORU: Annenin bebekten annelik beklemesi hasetle i̇lgili bir şey mi?
Bütün mesele annenin verebilecek hale gelip gelmediğidir. Verebilecek bir kapasiteye gelmeden anne oluyorsa çocuk mahvoldu demektir, annesi onu düşman gibi, etini kemiğini sömüren bir varlık gibi algılayacaktır. Esas sebebi bu; çocuk bir kadın anne olmaya kalkarsa, bedelini çocuk öder.
Bu bebeğe yönelen haset, geçmişte kendi annesine olan hasedi ve annesinin sonraki hamilelikleriyle nasıl başa çıktığıyla renklenecektir.
Tabii ki çocuğun annesine haset etmesi son derece normaldir. Anne yürüyor, konuşuyor, i̇stediği zaman yemek yiyor, çocuğun böyle imkânları yok, o da haset ediyor ama anne çocuğuna haset etmeye başladığında sıkıntı başlıyor.
Bilinçaltı haset her zaman bilinçli hasetten daha fazla soruna neden olur ve psikanalist hasedin farkına varılmasına yardımcı olabilir.
Bunu biz de hastalara yapmaya çalışıyoruz, hasedi yakalayıp göstermeye çalışıyoruz çünkü farkına varılmamış haset daha fena.
Gerçek kadının kendi annesinin nasıl biri olduğuna bakılmaksızın, hasetli bir iç anne kaygılara neden olabilir ve hatta bu durum düşük yapma riskini bile doğurabilir. Huzurlu ada aynı zamanda narsist bir geri çekilme yeri de olabilir.
Narsist bir geri çekilme ne demek? Dünyaya yaptığın yatırımı kendi bedenine çevirip, kendine daha fazla dikkat etmeye çalışıp, kendine daha fazla yatırım yapmak narsistik bir çekilmedir. Ama bazen insan toparlanmak için, yaşadığı bir travmayı geride bırakabilmek için, bazen yeterliliğini artırabilmek için bunu yapabilir, mesela, ben gidip İngilizce öğreneyim, demek kendine yaptığın yatırımı artıran bir şeydir. Bunu yapabilmek için narsistik olarak küçük bir miktar çekilmelisin. Söylenenleri i̇yi ya da kötü diye değil, i̇çinizdeki matematiğin unsurları olarak algılarsanız daha iyi olur çünkü insanın kendisini doğru olarak idare etmesi çok önemlidir. Kimsenin mükemmel olmasına gerek yok ama bir insandan kendisini doğru idare etmesini beklersiniz.
SORU: O zaman haset karşısında da insan kendisini narsistik çekilme ile idare ediyor denebilir mi?
Haset narsistik geri bir çekilmeden çok, kişinin kendi benliğine yaptığı narsistik yatırımın başka bir insana hızlı bir şekilde kayması yüzünden olur. Yani o zaman karşısındaki insanı çok yüceltir, kendisini çok değersiz hissetmeye başlar. Bu tamamen yatırımın yer değiştirmesinden olur. Kendine yaptığım yatırım azalınca ben değersizim, diyorsun, karşı tarafa fazla yatırım kayınca o çok değerli oluyor. Ama bunu yaparken bir insana fazla yönelmek senin benliğin açısından oluşturduğun sinyali bozuyor çünkü haset ettiğin insandan uzak durmak zorunda kalırsın, uzak durarak kendine yaptığın yatırımın o tarafa kaymasını engellersin. Engelleyemiyorsan problem büyür.
SORU: Bir kadın vardı, çocuğun omnipotan olup dışarıya yöneldiği bir dönem oluyor ya, bir yaşında, o dönemde kadın çok alışverişe yönelmişti diye bir vaka hatırlıyorum. Bu narsistik geri çekilme mi?
Hayır, bu şu; ben hep çocuğuma veriyorum, gidip biraz da kendime vereyim, demek. Bu, içinde bozulan matematiği düzeltmenin bir yolu. Ama burada kocası ona pozitif bir enerji verebilse, gidip alışveriş etmek zorunda kalmaz; kocasının parasıyla alışveriş ediyorsa hem ondan öfkesini çıkartıyordur hem de bozulan dengesini kurmaya çalışıyordur. Bir taşla iki kuş dedikleri durum.
Kadın hamilelik sırasında içindeki bebekle regresif (gerileyici) bir özdeşleşme nedeniyle artan bir muhtaçlıkla karşı karşıya kalır.
Bebek büyüten kadın sadece bebeğe bütün dikkatini vermek zorunda kaldığı için değil, ayrıca bebeğe enerji aktardığı için de muhakkak destek görmeye ihtiyaç duyduğu bir duruma gelir, neredeyse pozitif enerjisi olan insanlara muhtaçtır. Koşullar olumsuzsa annenin kalitesi düşer dediğimiz durumun altyapısı budur.
Kadınlar kendi alışılmış psişik makyajlarına bağlı olarak farklı tepkiler vereceklerdir. Bazı kadınlar psikanalistin yardımını kolaylıkla kabul ederken, diğerleri artan bağımlılıkları nedeniyle kendilerini tehdit altında hissederler. Narsisistik bir geri çekilme olarak barışçıl ada, muhtaçlık tehdidiyle içine kapanarak başa çıkan, kimseye ihtiyacı olmadığını veya dış dünyanın ve çevrenin varlığını hisseden veya analistin yorumlarının zarar vereceğine, en azından yorumların işe yaramaz olduğuna inanan kadına bir göndermedir. Bu durumda analitik çalışma durmuş gibi görünebilir ve hamile kadınlarla psikanalitik çalışmanın mümkün olmadığı görüşüne yol açan da bu tür örneklerdir.
Böyle bir durumda manik savunmalar devreye girmiş oluyor.
Bu ruh hali, hamileliğe eşlik eden, iç dünya ve bedenin içinin ilgi odağı haline geldiğinde sıklıkla gözlemlenen kendine yönelmeden farklıdır; bu durumdaki hasta, rüyalarda evlerin içindeki bahçelere, iç avlulara, manastırlara yapılan göndermelerle de bu kendi içine yönelmeyi yansıtır. Bu kendine yoğunlaşmanın, hamileliğin normal çalışmasının bir parçası olan dikkat değişimini yansıttığını anlıyorum(…)
Bir kadının bebeğine yatırım yapabilmesi, ona yaptığı yatırımı çoğaltabilmesi için dış dünyaya yaptığı yatırımını çekip, narsistik çekilme diye nitelendirebileceğimiz bir duruma gelmesi lazım ki, Winnicott’ın birincil annelik meşguliyeti dediğimiz durum oluşabilirsin. Normal olarak hamile kadının dış dünyaya ilgisinin azalıp kendisine ve bebeğine dönmesi lazım. Zaten bebek onu daha bebeksi bir yere çekiyor; Winnicott’ın dediği durumun olması lazım ki maksimum kalitede bir annelik çıksın. Ama diyelim ki hamile kadın çalışıyor ve bir yandan doğum olunca ne olacak, iş hayatında arkada mı kalacağım, başarısız mı olacağım, gibi kaygıları var. Bir yandan da i̇ş hayatı onu yüzeyselleştiriyor, yaptım, yapamadım, hesaplar vs bütün bunların son derece yüzeysel dünya meseleleri. Yani tabiatın, evrenin bir parçası olma durumundan gidince, üçle beş kaç ediyorla uğraşınca o zaman bu yatırım içe ve bebeğe dönmez. Yani bir gün insanlık dünyadaki en kıymetli üretimin çocuk olduğunu anladığında, hamileyken ya da doğurduğumda çalışayım, gibi bir şey olmayacak.
(…)ve sıklıkla geçmişi yeniden düşünmeyi, soy ve soyla ilgilenmeyi, kendini yeni bir varlıkla ilişki kurmaya hazırlamayı da içerir. Bu kendi kendine dalma durumu olumlu içsel anneyle artan bir ilişkinin, ondan kaçmaktançok onunla bir tür içsel sohbetin sinyalini verir ve bu ruh hali, analiz için verimli olabilir. Bu ayrım, gebeliğe ilişkin ‘sorun yaklaşımı’ ve ‘gelişimsel yaklaşım’ adını verdiğim iki tutumu da ortaya koyar (Breen 1975). Narsisistik çekilme gösterenler ‘sorun yaklaşımı’ gösterirler, içsel anneye yönelenler ‘gelişimsel yaklaşıma’ uygun davrananlardır. Hamilelik literatüründe de bunların karşılıklarını görürüz. Sorun yaklaşımı hamileliğin bir hastalık gibi olduğunu, bir kadının sınırlı bir süre boyunca tuhaf davranacağını ve tuhaf hissedeceğini ve bebeğin doğumundan sonra tekrar eski haline döneceğini söyler.
Ne kadar anlayışsızlar.
Tam tersine, gelişimsel bir yaklaşımla bir bebeğin doğumunun, herhangi bir önemli yaşam olayı olarak bir kadına iç çatışmalarla baş etme fırsatı sunduğunu savunuyorum. Kendisi ve başkalarına ilişkin algısını değiştirmek ve bu yeni deneyimi entegre etmek için bebeğin doğumundan sonra eskisi gibi olmamasını, bir değişimi olgunlaşma yönünde sağlamak mümkündür ve bir fırsattır.
Aslında normal bir kadının da bebek sahibi olması onun bütün kaderini değiştirir. Önceliklerin sırası değişir, organize olmak gerekir, bebeği de koruyup kollayacak şekilde hayatın yeniden düzenlenmesi gerekir. Bunu yapamadığınız zaman hep bebek harcanır. Bir kadının hayatında biraz dönemeçtir, biraz da sınavdır. Nefsini nereye kadar geri çekebiliyor, bir işlevi ve sorumluluğu yerine getirebilmek için ne kadar disiplin, çaba, emek üretebiliyor? Yani aslında annelik iyi geçerse insanı büyütür; kadın yerini doldurarak annelik yapabiliyorsa annelik deneyimi çocuksuluğunun azalmasını, daha olgun, daha kapasiteli bir insana dönüşmesini sağlar. Bizimki gibi ülkelerde bazı olgun kadınlar tamamen annelik deneyiminin onlara kattığı tecrübe ile ve artan kapasiteleri ile o hale gelirler. Annelik büyüten ama çok zor bir süreçtir, eğer bebekler harcanmayacaksa, koşulların uygun olması lazım.
Psişik yaşam, yeniden anlamlandırma yoluyla ilerler ve bir kişinin hayatındaki bazı önemli zamanlar (ergenlik, erken yetişkinlik, ebeveynlik, orta yaş) büyük yeniden yapılanmaları gerektiren böyle zamanlardır. Bir insanın hayatında bazı anlar sadece onun hayatta kalmasını sağlamak için değil, yaşamı daha derinden hissederek yaşamasını sağlamak için fırsat sunar.
Anne olmak ne kadar önemli bir şey; böyle bir sorumluluk üstlenmek i̇nsana derinlik getirir. O insanın hem kendi kalitesinin artmasını hem de çocuğuyla kurduğu ilişkinin hayatındaki diğer olağan ilişkilerden daha derinlikli olmasını sağlayabilir. Bu, sonradan kadının kendi özelliği haline gelir. Ama gerçekten de, derinlik çok önemli bir kavramdır. Bize derinlik katan her şey iç dünyamızın daha zengin, daha içerikli olmasını bağlar.
İlk gebelikte, içsel nesne ilişkilerinin, özellikle de kadının kendi annesiyle özdeşleşme ve farklılaşma ilişkisinin değişikliğe ihtiyacı vardır. Bazı kadınlar bunu evlerinin mekânsal organizasyonunu dönüştürerek, odaların ve rollerin yeniden düzenlendiği evin yeniden yapılanması üzerinden somut bir şekilde ifade ederler. Aslında bir kadının iç mekânını ve iç dünyasını temsil eden ‘ev’, doğum sonrasına kadar ‘hazır’ olamaz diyebilirim, çünkü doğumdan sonraki ilk aylar anneyi değiştirmek için en büyük hazırlık dönemidir, değişim doğum öncesinde tamamlanmaz. Bazı kadınlar hamilelik sırasında kendilerini hasta hissederler ve ‘sorun modeli’ uyarınca normale dönmeyi isterler; bu kendini hasta hissetme hali, meydana gelen fiziksel ve aynı zamanda psikolojik muazzam bir çalkantıyı temsil eder. Bu kadınlar rahatsız edici, kafa karıştırıcı duyguları boşaltmak, zihinsel veya fiziksel olarak kusmak isterler.
Bu kadınlar hamileliğin ilk üç dört ayında çok kusarlar.
Deneyimlerini bütünleştirip değiştiremezler, ancak hamilelik ve doğumda, özellikle de doğum sonrasında ciddi zorluklarla karşılaşma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar (kadının kocasına duyduğu sevgi veya öfke bu süreci olumlu ya da olumsuz yönde etkiler).
İdealizasyon ve ‘endişelenme çalışması’
Bir bebeğin doğumu değişimin ve geçen zamanın kabul edilmesini gerektirir. Paradoksal olarak, hamileliğin çok sınırlı ve kısa bir süreye sahip olması, yaşam süresine ilişkin yeni bir algıyı gündeme getiriyor. Yeni annenin yaşam döngüsündeki yeri hakkında kuşaklara, doğuma ve ölüme dair bir fikir verir. Bilinçaltında doğum ve ölüm yakından bağlantılıdır. Bazen, bir ebeveynin ölümcül hastalığı bilinçaltı olarak gebe kalmaya ve ölümün yerini alan doğuma yol açar (neredeyse bazı kültürlerdeki reenkarnasyon fikri gibi).
Mesela savaş dönemlerinde erkekler savaşta olmalarına rağmen nüfus daha hızlı artar. Yani insanlar, hayvanlar da öyle, farkında olmadan türün devamını sağlamak için daha fazla çocuk doğurma eğiliminde olurlar ama bu bilinç düzeyinde farkında olunmayan bir şeydir. Aynı şekilde, ailede ölümcül hastalığı olan biri varsa bu hamile kalma isteğini artırabilir diyor.
SORU: Depremden sonra da doğum oranı çok arttı. Ezidi kampında da öyleydi.
Bunları kimse düşünerek yapmıyor ama demek ki tabiatla zannettiğimizden daha fazla bağımız var; yok olma tehdidi üreme ihtiyacını artırıyor. Bu kadar dert varken ne oldu bunlara, birbirlerine düştüler, diye eleştirenler olabilir ama arkasında böyle bir bilgelik var.
SORU: Suriyelilerde de buraya geldikten sonra aynı durum oldu.
Onlar köklenmek için yapmışlardır. Sayımız çok olursa daha iyi kökleniriz demişlerdir.
Bu yeni bakış açısı, tabii ki özellikle ilk hamilelikten bahsediyorum, bir kadının kendisine, geçmişine ve önemli başkalarıyla ilişkilerine ilişkin algılarını yeniden düzenler.
Gerçekten ilk hamilelik çok zor bir şeydir. Anne olmayı bilmiyor, çocuğu sevemeyecek diye korkuyor, çocuğa fazla zaaf hissetmekte korkuyor, bilinçaltında çocuğunu kendi parçası olarak tutma eğilimi var, annesi ona yaptıysa aynı şeyleri çocuğuna yapmaktan korkuyor vs. İlk hamilelikte bilinçaltı, farkında olmadan büyük bir çalışma başlatıyor. Aslında bir bakıma bu çalışmalar da yorucudur.
Hamilelikle beraber böyle bir ruhsal çalışma başlar ve bunun yapılması anneyi anneliğe hazırlar. Yapılamadığında sorunlar kapıdadır.
İçeride bu çatışmaların yaşanıyor olması, kişinin bunların farkında olması anneliği kolaylaştırır. Kendi annesi gibi olmak istemeyen, annesinden daha iyi anne olmak isteyen birçok kadın vardır ama bu işler arzuyla olmuyor. İçerdeki malzeme annenin verdiği malzeme olduğu için, i̇stese de istemese de bir bakıyorsun annenin düştüğü tuzaklara o da düşmüş, annenin handikaplarını o da kendi çocuğunu aktarmış. En tehlikeli şeylerden biri, annenin çocuğunu kendi parçası yaparak sevme eğilimini geride bırakamaması ve çocuğun kendisini annenden ayrıştırmasını bozacak bir annelik yapması, böylece de çocuğun bireyselleşme/ayrılma kapasitesi edinmeden yaşamak zorunda kalmasıdır. Bu bizim toplumda çok yaygındır, neredeyse bunun i̇stisnasını görmüyorsunuz. Bilinçaltında ben annemden daha iyi bir anne olacağım derken aynı şeylerin kendi çocuğunun başına geldiği bir durum oluşuyor. Şöyle bir kriter kullanabilirsiniz; bir insan kendine bakabiliyorsa, kendisini dışarıdan hazır aldığı yemeklerle doyurmayıp sevdiği şeyleri pişiriyorsa, yaptıkları lezzetliyse, kendisine itina etmeyi becerebiliyorsa, yorulduğunda dinlenmeyi, enerjisi olduğunda çalışmayı, bir şey yaparken kendini bıkkınlık duyacak hale getirmemeyi, yorgunluğunu algılayıp kendine çalışmak kadar dinlenme zamanı da yaratmayı becerebiliyorsa, bütün bunlar onun annelik yapıp yapamayacağının en iyi kriterleridir. Bunu kendisi fark etmez ama tedavici fark eder. Evin dağınık ve pisse niye anne olmaya çalışıyorsun, sen zaten kendi yükünü taşıyamıyorsun, dolayısıyla çocuğun yükünün altında kalacaksın demektir. Aslında düzenli bir ev bir insan için annedir. Onu yağmurdan, soğuktan, sıcaktan koruyan, karnını doyurmasını sağlayan, kendini güven içinde hissettiği, en rahat dinlenebileceği şartları taşıyan mekândır. Annenin çocuğa yaptığını ev size yapar ama tabii evi düzenleyip oluşturursanız. Yoksa ev bunu kendi kendine yapmıyor. Bunlar insanı geliştirir.
Erkekler için de şunu söyleyebilirim; eğer kendi başlarınayken evleri bir eve dönüşmüyorsa, yarın öbür gün eşlerini anne yapacaklar demektir. O zaman kadın da, siz de yandınız. Bunlar önemli şeyler, i̇nsanın kendisini geliştirmesi dediğimiz şeyleri kapsıyor. Devamlı hizmet bekleyen, şunu getir vs diyen bir insan bir süre sonra kime şunu getir diyorsa onun çocuğu olacaktır. Bu çok ağır bir bedeldir ama bu bedeli niye ödediğini de bilmeyecek.
Bu çalışma yapılamadığında kendi kimliğine ilişkin hassas bir algıya sahip olan bir kadın, kendisini tehdit altında hisseder çünkü değişim onun için benliğinin devamlılığını tehdit eden bir sebep olur.
Bazı insanlar belirli kalıplar oluştururlar ve hayatlarını o kalıpları gerçekleştirmeye çalışarak sürdürürler. Böyle bir kadının çocuğu olduğunda önce oluşturduğu kalıplar sarsılır, o kalıpları sürdüremez. Baktığınızda biraz perişan durumda olan bir anne görürsünüz. Kalıplarını ısrarla sürdürmeye çalışırsa da çocuğa çok zarar verir. Bu sefer çocuğun ihtiyaçlarını görmezden gelir, çocuk harcanır.
Böyle bir kadın, hamilelik kavramını, tıpkı grip gibi, sonunda iyileşebileceğini ve eskisi gibi olabileceğini hissettiği bir hastalık olarak umutsuzca tutar. Bunlar daha fazla risk altında olan kadınlardır. Belinda’nın kendi kimliğine dair hassas bir anlayışı vardı ve bu nedenle onunla iletişim kurmayı çoğu zaman zorlaştıran güçlü bir sınır çizmişti. Mükemmel bir anne olmak istiyordu ve hamilelik ve bebekle ilgili tüm duygularını ve fantezilerini nadiren tartışabiliyordu. Kendi annesine, kendisine gösterilen yetersiz bakım nedeniyle, daha önce tanımladığım ‘ektopik’ yer (dış gebelik; annesi tarafından hiçbir zaman tam benimsenmediği için kendine yakıştırdığı bir tanım) yüzünden kızgındı ve ondan farklı olmak, mükemmel olmak istiyordu. Bebeğinin doğumuna tamamen hazır olmak istiyordu, anksiyetelerini eve kaydırdı ve hamileliği sırasında kocasıyla birlikte şehrin farklı bir yerine taşınmak konusunda ısrar etti. Aslında araştırmalar, ev taşımanın hamilelikteki stres faktörlerinden biri olduğunu gösteriyor.
Aslında her zaman herkes için ev değiştirmek kısa süreliğine de olsa bir stres faktörüdür. Neden? Çünkü farkında değiliz ama içinizdeki bebek o evin güneşine, kokusuna, mekânına vs o kadar alışmıştır ki, başka bir yere adapte olması zaman alır. Nasıl ki evinizdeki hayvanlar başka bir yere götürdüğünüzde iştahsız olur, i̇nsanların içindeki bebekle hayvan arasında da büyük bir fark yok, o da ortam değiştirdiğinde bir süre gerginliğe girer, psikosomatik belirtiler gösterir, başı ağrır, yorgunluk hisseder, egzaması azar, migreni olur vs.
Böylesine büyük bir yaşam olayı ve yaşam değişikliği öncesinde belli bir miktar anksiyete duruma uygundur. Endişe, psişik çalışmanın, hazırlık çalışmasının bir ifadesidir ve hiçbir anksiyete belirtisi göstermeyen kadınlar da risk altında olabilir.
Hiçbir anksiyete belirtisi göstermemek kendi içindeki bebekle ilişkiyi tamamen kesmiş olan, biraz omnipotansa kaymaya eğilimli olan insanlarda görülür ki onlar da psikosomatiğe daha yatkın olurlar.
İlk kez anne olan altmış kadınla yaptığım bir araştırmada (Breen 1975) ortaya çıkan önemli bir bulgu, daha sonra çocuklarının doğumunda olumlu bir uyum sergileyen kadınların kendilerini ifade edebildikleriydi. Gebeliğin sonlarında daha fazla anksiyete duymaya başlıyorlardı. Daha net olmak gerekirse, zorluklar iki uçta meydana geldi; hiçbir anksiyete ifade etmeyenler ve yoğun bir anksiyeteden bunalanlar.
Bir insanın önünde altından kalkması zor bir durum var ama hiç anksiyetesi yok diyelim. Bu insan kendini o duruma hazırlayacak bir çalışma yapamaz. Ancak belli bir anksiyete düzeyi varsa kendisini o duruma hazırlamaya uğraşır. O süreçte de o işi yapabilecek hale gelir. Umursamazlık, rahatlık iyi bir şey değildir, insan sonra eşekten düşmüşe döner. Bir insanın yeni bir durumda gerektiği kadar gergin ve anksiyeteli olması veya kendisini yetersiz hissetmesi bir bakıma kendisini o duruma hazırlayabilmesi için gereklidir.
SORU: Biraz fazla olduğu yer neresi olur?
Bir insan kendisini çok göstermek, herkesi kendisine hayran etmek istiyor diyelim. Çok yüksek narsistik ihtiyaçları var. Böyle bir durumda sınav eziyete döner. Ne kadar yüksek beklentin varsa o kadar korkun ve gerginliğin artar, o kadar da bocalarsın. Mesela size gelen bir hasta üniversite sınavına girecek ve çok gergin olduğunu anlatıyor diyelim, bu insanın nereyi kazanmak istediğini, çok yüksek bir ideali mi var, beklediği ne, kendine uygun bulduğu ne vs’yi samimi olarak konuşabilirseniz fazla yüksek bir beklentinin biraz fazla korku oluşturduğunu anlar. Ama özellikle kadınlardaki kendini çok fazla gösterme ve beğenilme isteği, bu sınav heyecanını veya önüne çıkacak durumlarla ilgili heyecanı çok artırır. Şunu bilin; bir insan ne kadar mütevazı ise hayat o kadar kolaydır, ne kadar iddialıysa hayatı da o kadar zor olur. Her olumlu özelliğimiz ödülünü kendi içinde taşır, her şişkin narsist tarafımızın cezasını da kendi içimizde taşırız. Hastaya, elinden geldiği kadar mütevazı ol, deyin, kendisini hayallerine kaptırırsa yerlere yakışacaktır.
Bir miktar kaygıyı deneyimleyebilmenin ve ifade edebilmenin önemli olduğu gerçeği, ruhsal çalışma süreçlerin,özellikle psikolojik hazırlığın – anksiyetenin ‘üzerinden geçilmesi’ olarak adlandırılan durumun önemi hakkında bir fikir vermektedir. Bir kadının doğumun getirdiği zorluklarla ve yeni bebeğiyle ilişkisiyle baş etmesini sağlayacak çatışmalara hazırlanabilmesi için onu bu duruma hazırlayacak olan ruhsal çalışmanın yapılabilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Aslında bu durum diğer potansiyel travmatik olayların hepsi için geçerlidir. Amerika’da (Janis ve ark. 1969) ameliyat gerektiren hastalarla yapılan bir araştırma çalışması, cerrahi bir operasyon öncesinde orta derecede endişenin daha iyi bir postoperatif uyum ile bağlantılı olduğunu buldu. Önceden hiç endişelenmeyen hastaların ameliyatın stresiyle baş etme konusunda orta derecede endişe duyanlara göre çok daha az başarılı oldukları görüldü. Ameliyat sonrası dönemde uyum sağlamakta zorluk yaşayan yüksek kaygılı grubun kronik bir kırılganlık duygusuyla birlikte uzun vadeli nevrotik sorunlar yaşadığını, bu durumu yaşamayan hastalar arasındaki tek farkın bu olduğunu buldu. Hiç endişe duymayanlar ameliyat öncesi bilgilenme ihtiyacı da duymuyorlardı, orta düzeyde endişe duyanlar operasyon öncesi bilgilenmeye çalışıyorlardı, bilgilenme ihtiyacı aslında potansiyel tehlikeyi çalışma ihtiyacının bir parçasıydı. Eğer gelecek tehlikeye karşı etkili uyarılar verilmezse ve diğer koşullar korkunun önceden uyandırılmamasına neden oluyorsa, normal insanın etkili iç çalışma oluşturmasını sağlayan motivasyondan yoksun kalacağını öne sürüyor.
Bizde, korkma, ne var bunda, hallolur, çok dert ettin, sözleri çoktur. Sıfır endişeli olayım derken insan donup kalır. Hazırlanırsanız böyle bir şey olmaz.
İçsel çalışma travmaya karşı bir hazırlıktır, bir önlemdir. Bu çalışmayı yapmamış olanların kriz gerçekten yaklaştığında strese karşı toleransları nispeten düşük olacaktır. Janis, ileriye dönük korkunun değerini vurgulamak için ‘endişelenme çalışması’ kavramını öne sürüyor. Şöyle yazıyor: Bazen tehlikeli bir durumla karşılaşacak bir kişi oldukça kaygısız kalır ve kendisini beklenmedik bir şekilde gerçek tehlike uyaranlarıyla karşı karşıya bulur. Açıkçası, kendilerini bekleyenlerle yüzleşmeye sevk edecek açık bir uyarı bilgisi verilmeyen birçok cerrahi hastasının başına gelen de budur. Ameliyat sonrası dönemdeki ciddi streslerle karşılaşıncaya kadar çok az ağrı veya ıstırap beklerler veya hiç beklemezler. Bu durumda sıkıntılı ve ıstıraplı bir durumda kaldıklarında kendilerini güven içinde hissedemezler ve onları korumalarını bekledikleri yetkililere de artık güvenmezler. Hastanın ameliyatla ilgili olarak ameliyat öncesinde endişelenmemesi sonradan yoğun çaresizlik duygularına ve ayrıca kriz ânına kadar hastalıkla ilgilenen personele karşı kırgınlığa zemin hazırlar. Burada, ebeveynlerinin kendisini koruyacaklarına ve ona iyi bakacaklarına güvenen çocuğun yaşadığı bir hayal kırıklığının benzeri oluşur ( Janis ve ark. 1969: 101).
O zaman bu bir travmaya döner. Kişi tıbbi sisteme karşı bütün güvenini kaybedebilir veya iş doktor dövmeye kadar varabilir.
Janis şöyle devam ediyor: Kişi, önceden gelen korkuyu inkâr, aşırı iyimserlik ve uyarılardan kaçınarak bastırmaya alıştığında, endişe etme işini yerine getirmekte başarısızlık söz konusudur. Bazen de stresli olay ruhsal bir hazırlık yapılamayacak kadar ani olduğunda ya da yeterli ön uyarı yapılmayıp yanlış güvenceler verildiğinde aynı hazırlıksızlık söz konusudur. Çoğu zaman tıbbi ve cerrahi prosedürleri içeren doğum durumunda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bazı kadınların (ve bazı erkeklerin de) doğum deneyimi nedeniyle yıllarca travma yaşaması beni çok etkiledi.
Janis şöyle devam ediyor: Kişi, önceden gelen korkuyu inkâr, aşırı iyimserlik ve uyarılardan kaçınarak bastırmaya alıştığında, endişe etme işini yerine getirmekte başarısızlık söz konusudur. Bazen de stresli olay ruhsal bir hazırlık yapılamayacak kadar ani olduğunda ya da yeterli ön uyarı yapılmayıp yanlış güvenceler verildiğinde aynı hazırlıksızlık söz konusudur. Çoğu zaman tıbbi ve cerrahi prosedürleri içeren doğum durumunda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bazı kadınların (ve bazı erkeklerin de) doğum deneyimi nedeniyle yıllarca travma yaşaması beni çok etkiledi.
Kadın doğum stajında özellikle yaşı küçük, çocuksu kadınların doğum sırasında bağırış, çağırış, küfür, çocuktan nefret etme nidalarına çok tanık olmuşumdur. Bir insanın ruhen hazır olmadığı bir şeyi yaşamaya mecbur kalması ciddi şekilde bir travma oluyor. O zamanlardaki Zeynep Kamil gibi biraz daha halkın gelip gittiği hastanelerde ebeler de kadına kızarlardı. 70’li yılların ortalarında, çocuk yapacak kadar büyümüşsün de, şimdi doğururken mi kızıyorsun, diyen hademeler de olurdu. Artık böyle şeylerin olduğunu zannetmiyorum.
Genellikle bahsettikleri şey, bir prosedürün beklenmeyen tarafıdır. Travmatik hissettiren, işlemin kendisinden ziyade beklenmedik bir durum olmasıdır.
Mesela bazı insan dişçiden veya doktordan korkar. Burada da yüksek bir acı beklentisi vardır. Daha önce diş çektirmek travma olduysa, tekrar acı çekeceğim korkusu bir şekilde gerginlik oluşturur.
SORU: Beni çocukken dişçide sekiz kişi tutmuştu, ellerimden, bacaklarımdan, kollarımdan. Dişçiden hâlâ korkarım.
Senin örneğin öğretici bir örnek oldu. Şimdilerde dişçiler önden uyarıyorlar, şöyle olacak vs. diye. Bence bunlar çok koruyucu, eskiden öyle bir şey yoktu.
Bir kadının kendi bedeni, içgüdüsel dürtüleri ve ayrılıkla başa çıkma yeteneği hakkındaki hislerinden derinden etkilenen çok karmaşık bir psikosomatik olay olan doğum, aynı zamanda şu açıdan da önemlidir; kadının doktor ve hemşire şeklindeki ebeveyn figürlerine güvenmesi ve kendisine yardım edilebilmesine izin vermesi gereken bir dönemdir.
Demek ki annesiz babasız olanların bir de böyle dertleri var. Onlar hemşireleri, doktorları anne-baba yapamıyorlar, durumların daha zor oluyor demek ki.
Beklenmeyen bir aksilik ve şok, loğusa kadında öfke uyandırır ve kadın, etrafındaki onunla ilgili sorumluluk almış olan herkese karşı, bu arada eşine de, kendisine sahip çıkılmadığı ve liyakatsizlerin eline bırakıldığı gerekçesiyle yıllarca kırgınlık ve hayal kırıklığı yaşar.
Bu bence haklı bir şey. Kadının son derece kırılgan, hassas olduğu bir durumda, hele de ilk doğumsa, ona sahip çıkılmaması, arkasında durulmaması tabii ki onlara duyduğu güveni, bağlılığını azaltır; öfkeli bir bağlılığa dönüştürür. Yeni dünyada nasıl bilmiyorum ama eski dünyada kadınların eşleri tarafından sahip çıkılmaya i̇htiyaçları oluyordu. Bu ihtiyacı karşılayan eşler kadınlar tarafından aşkla sevilirdi. Öyle biriciklik derdi yoktu, kişi yerini doldurabildiği zaman ortaya aşk çıkardı. Şimdilerde profil değişti, kadınların eşlerinden bekledikleri vasıflar eski dünyadan çok farklı. Şimdi zaten arkadaş gibiler, eş gibi değiller.
Bütün bu olanlar onda aşağılanmışlık duyguları oluşturabilir, bu öfke bebeğe dönebilir,(…)
Ben bunu Zeynep Kamil’de çok gördüm, çocuksu anneler bebeğe öfkeleniyorlardı.
(…)bütün başına gelenlerin sorumlusu olarak bebeği görebilir veya mükemmel bir doğuma uyum sağlayamadığı için kendini ve vücudunu suçlayabilir. Bütün bu duygu yoğunluğu loğusalıkda yaygın bebeksi bir hassasiyetin doğal uzantısı olarak, zannedildiğinden daha sık oluşur.
Anne adayının hem kişilik özellikleri hem de hazırlık düzeyinin doğum için ne ölçüde elverişli olduğu doğumda ve doğumdan hemen sonra belli olacaktır. Hamilelikte kaygı eksikliği ve ‘endişelenme çalışmasının’ olmaması, çoğu zaman kişinin her şeyi mükemmel hale getirebileceğine inandığı doktorların ve hastanenin idealleştirilmesiyle birlikte görülür. Bir sorun olduğunda diğer uca doğru kayılacak ve negatif taraf devreye girecektir. Bu anne adayları, insanlara ilişkin görüşlerini ideal ve küçümsenmiş olarak ikiye ayıran ve buna göre kendilerinden de yeni doğan çocuklarına ideal bir ebeveyn olmayı bekleyen kadınlardır. Hiçbir sorun öngörmezler ve resimli kitaptan bir bebek değil de ağlayan, acıkan normal bir bebek çıktığında ya da kendi karmaşık duygularıyla mücadele etmekte olan bir kocayla karşı karşıya kaldıklarında şok olurlar.
Bunu çok gördüm, sanki canlı bir bebek değil de oyuncak bir bebek doğacakmış gibi bekleyip, bebeğin gerginliğinin bitmemesi, ağlaması vs her şeyi muazzam bir öfkeyle karşılayan çok anne vardır. O zaman diye doğurdun? Böyle olacağını bilmiyordum. Demek ki çocukken oyuncak bebekleri seviyormuşsun, şimdi canlısını doğurdun. Bu iş öyle olmuyor.
Belinda’nın doğuma tamamen hazır olma isteği bir nevi ‘bir kereliğine ve sonsuza dek’ mükemmel bir anne olma fantezisiydi. Neredeyse bir peri masalının ‘sonsuza kadar mutlu’ baş aktrisitiydi. Hiçbir sorun öngörmüyordu. Bu fantezi elbette hayatla ve yeni doğmuş bir bebeğin aile içinde uyandıracağı güçlü ve çoğu zaman acı veren zor duygularla paralellik göstermez. Belinda, suları geldiğinde yeterince hızlı gelmediği ve daha sonra bebek konusunda yeterince mutlu olmadığı için kocasına karşı büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Mükemmel anne olma arzusu, kişinin kendisinin aldığı anneliğin aksine çok yaygın bir istektir, annesi gibi olmamak, ondan daha iyi bir anne olmak isteği ortak bir fantezidir.
Bu bir sürü kadının çocuk doğurma sebebidir; ben sana nasıl anne olunacağını göstereyim, diye anne olmaya kalkışan bir sürü kadın var. Burada söylememiş ama belki ileride söyleyecektir, kadınların kendilerini annelerinden ayırabilmek, yatırımlarını annelerinden çekebilmek için doğurmaları da çok sık görülür. Anneyi kendi iyi parçası olmaktan çıkartmak için kendisine başka bir parça bulur.
Ancak bu fantezi, değiştirilmediği takdirde bir tehlike sinyalidir. Bir kadının nasıl hissetmesi gerektiği konusundaki düşünceleri ile nasıl hissettiği arasındaki tutarsızlık başlı başına suçluluk duygusuna ve depresyona yol açabilir. Denetlediğim bir vakada bu konu, hayatı boyunca psişik acıdan uzaklaşma konusunda zihin için ideal durumları (dini coşku ve uyuşturucu kullanımı gibi şeyler aracılığıyla) arayan Annabel için merkezi bir konuydu. Analizi sırasında bu durum azalmıştı, ancak hamilelik sırasında tüm kötü duygulardan arınmış bir mükemmellik durumuna ulaşması gerektiğine inanarak bu yöne çekildi.
Biraz şöyle bir şey var; bazı çok yüzeysel kadınların, özellikle de iş hayatında var olmaya, para kazanmaya, yeterli olmaya çalışan kadınların hayatları o kadar yüzeysel oluyor ki, hamilelik döneminde nispi bir derinlik oluşuyor. Onu çok seviyorlar. Üç çocuk doğurmuş başarılı olan kadınlar var. Arkasında bu var. ‘Bana hamilelik çok iyi gelmişti.’ ‘Ne olmuştu?’ ‘Sezgilerim artmıştı, hassaslaşmıştım, o halim iyiydi.’ O zaman hayatını doğru tanzim et de çocukları harcama. Sonra o çocuklar harcandı.
SORU: Dini coşku ne demek?
Büyük bütünlüğün parçası olma hali coşku, ekstazi veya vecd dediğimiz çok hoş bir duyguyu getirir. İçini sevgiyle dolduran bir durum vardır. Bazı uyuşturucular, mantarlar, peyote, LSD vs oraya doğru çeker. Esrar çok hafif bir şekilde regresyon oluşturup büyük bütünlüğün parçası olma haline çekiyor. Daha derin regresyon yaşayanlar bu duyguyu bilirler. Eğer İnsanın kendi engelleri derinleşmesini bozmuyorsa veya ilişki güvenli bir alansa, o zaman vecd haline geçilir, o çok güzel bir duygudur çünkü içinde yoğun bir sevgi vardır.
Belinda, hamileliği boyunca hem ebeveynlerinden hem de onların başarısızlıklarından büyük bir nefretle bahsetmişti: Babası her zaman yurt dışında, iş seyahatlerinde olan, kendisine ve kız kardeşine karşı ilgisiz bir adamdı, annesi ise yalnızca kendi kariyeri ile meşguldü. Analistinin kendisine yönelttiğini farz ettiği (annesi gibi) taleplere duyduğu kızgınlıkla mücadele ederken, aynı zamanda bebeğini her türlü kötü düşünceden koruması da gerekiyordu. Hamileliğinin sonuna yaklaşırken annesi ve analisti hakkında daha olumlu konuştuğunu ve değerli büyük amcasından bahsettiğini duymaya başladım, ama aynı zamanda ilk kez hayatını elinden aldığı için bebeğe olan kızgınlığını ve buna bağlı olarak bebeğin hasarlı doğacağına dair korkusunu dile getirebilmişti. Kendi kendime şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: ‘Dokuz aylık hamile ve çok şükür gerçeklerle ilişkisi daha iyi, benimle ilişkisi ve içsel nesneleri ile ilişkileri daha az bölünmüş ve ambivalansa izin vermeye daha uygun.’
Yukarıda bahsi geçen araştırma projesinde (Breen 1975), çocuk sahibi olma sürecinin bir noktasında en fazla zorluğu yaşayan kadınların, ‘bir anne nasıl olmalı’ sorusuna verdikleri cevapta kendileriyle ilgili hissettikleri hakkında oldukça idealleştirilmiş bir tabloya sahip olduklarını gördüm. Bu tablo genellikle aldıklarına inandıkları kötü anneliğin tam tersiydi. Doğumdan sonra bu idealle çeliştiklerini hissettiler, ancak ‘kusurluluğu’ doğrudan kabul etmekte zorlandılar. Anneliğin bu olumsuz deneyimine, mükemmellik ihtiyacına ve kafalarındaki anne ile eşleşememenin utancına takılıp kalmışlardı.
Aksine, bebek sahibi olma deneyimiyle iyi başa çıkabilen kadınlar, bazen hamilelik sırasında bir annenin nasıl olması gerektiğine dair aynı derecede idealleştirilmiş bir resme sahip olmuşlardı. Bununla birlikte, bebeğin doğumundan sonra iyi anne resmini daha gerçekçi bir resimle değiştirmeyi başardılar, böylece bu daha gerçekçi resme uygun yaşamaları ve olumlu hissetmeleri mümkün oldu. Bebek sahibi olmakla ilgili zorluklar yaşayan kadın grubunda iyi bir anne, ‘sevgi dolu, sabırlı, fedakâr, asla öfkesine yenilmeyen’ gibi kelimelerle tanımlanıyor. Anneliğin altından kalkabilen kadın grubunda ise iyi annenin şu niteliklere ihtiyacı olduğu belirtildi: ‘Çalışkanlık, sıkı çalışma, güvenilirlik, evde çocuklarla birlikte olmaktan hoşlanmak.’ Başka bir deyişle, bu ikinci grupta yer alan kadınlar, kendilerini iyi veya kötü, sevgi dolu veya nefret dolu olarak değerlendiren diğer grubun aksine, bir annenin daha sıradan ve pratik niteliklere ihtiyacı olduğunu hissettiler.
Bu çalışmada önemli bir nokta şu ki, gebeliğin üçüncü veya dördüncü ayında ve yine gebeliklerinin sonunda (beklenen doğum tarihinden on hafta önce test ettiğimde gruplar arasında hiçbir fark yoktu) iki grup arasındaki fark yalnızca doğum sonrasında yapılan üçüncü testte ortaya çıktı; dolayısıyla bazı annelerin bir bebek gerçeğiyle yalnızca o gerçekle yüzleştikleri zaman karşılaştıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda bazı anneler, annelikle ilgili kendi fikirlerini yeniden ayarlayabildiler. Bu anneler her şeyi mükemmel yapmayı, kendi annelerinden daha iyi bir anne olmayı ummuş olabilirler, bu çok arzu edilen bir fanteziydi ve bir sorunla karşılaşıldığında kolayca değiştirilebilirdi. İhtiyaçları her zaman kolaylıkla anlaşılamayan ve karşılanamayan kırılgan bir bebeğin gerçekliği onları gerçekle yüzleştirmiş ve beklentilerini yeniden ayarlayabilmişlerdir. Diğerleri ise içlerinde bir bölünme oluşturarak –iyi anne ve kötü anne bölünmesi– iyi anneyi gerçekleştirmeye çalışmayı sürdürmüşlerdir.
Benim görüşüme göre, hamile bir kadınla hem olumlu hem de olumsuz aktarımla çalışılabilirsek (bu, dış dünyaya yansıtılan kötü ve tehlikeli nesneleri ayırmak anlamına gelir) daha fazla entegrasyon getirmeyi umabiliriz ve iyi-kötü bölünmesi ortadan kalkar.
Tedavici ister hamile olsun ister hasta, eğer hastanın ona karşı duyabileceği öfkeyi, kıskançlığı, hasedi, bir sürü negatif duyguyu konuşamazsa, ortamda bunların konuşulmasını sağlayamazsa bu sefer bunlar dışarı yansıtılır. Dünya daha tehlikeli bir yer olarak algılanmaya başlanır. Ama bunlar konuşulabilirse, o zaman hasta kendi kıskançlığı, hasedi ve öfkesi ile daha iyi entegre olur, insan olmanın gri tarafını daha kolay benimser. Bunların hiç konuşulmaması, dile getirilmemesi, araştırılmaması hastanın bunları sanki kötü şeylermiş gibi algılamasını güçlendirir ve hasta, kendindeki kötüyü devamlı dışarıya yansıtarak dengesini sürdürmeye çalışır. Derinlikli bir ilişkide bütün duygular aşk, nefret, haset, kıskançlık bunların hepsinin insani olduğu daha iyi anlaşılır ve kişinin bütünlüğüne entegre edilir.
Eğer bölünme teşvik edilirse ve kadında tamamen iyi bir anne olma çabası hâkim olursa, bilinçaltında bebekten nefret eden bir kötü içsel anne oluşacaktır ve bu durum doğum sonrası kendiliğe yönelik melankolik bir saldırı olasılığını artırır.
Böyle bir durumda kadın ideal anne olmaya uğraşırken kendisini o kadar harcar ki, bu sefer bebeğe duyduğu öfke artar ve tam tersi bir sonuç oluşur. İçinde çocuğu hırpalamaya hazır, fırsat çıktığında bütün öfkesini boşaltacağı bir durum oluşur. Anne orada kendisini iyi idare edememiş, fazla yıpratmıştır.
SORU: Biriciklik de bunun sonucu mudur?
Tabii ki, biriciklik çok yüksek bir narsistik ideal. Kadın bunu gerçekleştirmek için kendini harcayarak devam eder. Böyle bir durumda çocuğa öfkesi fazla olur.
Depresyon, patolojik boyutlara ulaşmasa bile doğumdan sonra elbette çok sık görülür. Hamilelik, kadının mutlu olması gerektiğini hissettiği ve aslında birtakım kayıplarla yüzleşmek zorunda kaldığı bir dönemdir: Önceki yaşamının kaybı, içindeki ideal bebeğin kaybı, ideal anne olarak benliğin kaybı. Gerçek bebeğin doğumuyla birlikte nasıl bir anne olacağı fantezisinden vazgeçen kadın, artık kendisinin bir sınava tabi tutulduğunu hissetmektedir. Bu ilk haftalar çok zorlu bir dönemdir ve yalnızca annenin kendisinde değil, yardımcılarında da oluşabilecek anksiyete düzeyi çoğu zaman altından kalkılmayı zorlaştırır. Görünen o ki, hastanede iken tüm profesyonel sistem yeni doğmuş bebeğin zihinsel durumunu ele geçirerek, bebeğin paranoid-şizoid dünyasının çoklu bölünmesini canlandırıyor. Bebeğin gerçek kırılganlığıyla ilgili anksiyete ve ölüm korkusu sıklıkla düşünme kapasitesini engeller ve yoğun anksiyeteli aktivite, çeşitli sağlık mensubu ziyaretçiler, doktorlar, doktorlar tarafından harekete geçirilen yardımcı profesyoneller, arkadaşlar ve aile bir curcuna oluşturur. Bu kalabalık, yeni anneyi daha anksiyeteli hale getirebilir, anne, yaptığı şey nedeniyle kolayca eleştirildiğini hisseder ve kendine olan güvenini kaybeder.
Yeni doğmuş bebek hakikaten kırılgandır. İlk yirmi gün veya bir ay içinde herhangi bir enfeksiyon, menenjit tehlikesi vardır. Ensefalit oluşturup hayat boyu geri zekâlı olmasına neden olacak bir tehlike vardır. Bu gerçek kırılganlık annede doğal olarak bir anksiyete durumu oluşturur. Normal bir anne i̇lk bir ay çocuğunu başkalarının kucağına vermek istemez, ancak ona çok yardımcı olanlara, kayınvalidesi, annesi, kocası gibi insanlara verebilir. Diğer yabancılara vermek istememesi gerçekçidir. Ama daha çok bebeğe öfkeli olan, onu kendisini sömürüyormuş, bütün hayatını bozuyormuş, hayatını işgal etmiş gibi algılayan, bu duygulardan kaynaklanan bir öfke duyan anneler bebeklerine karşı evhamlıdır. Suyu mu az geldi, iyi yuttu mu, aman bozulmasın, sütüm hasta eder mi vs. sonsuz bir evham listesi aslında annenin arka planda, bilinçaltında kabul etmediği, hissetmediği, dibe gömülmüş yoğun bir öfkenin işaretidir. Bazı anneler o kadar öfkelidirler ki, bebeklerini kucaklarına almaktan korkarlar, sanki kafasını koparacaklar, kolunu bacağını kıracaklarmış gibi bir korkuyla mümkün olduğu kadar kucaklarına almamaya çalışırlar. Ne kadar büyük bir zarar verme eğilimi var ki bu kadar korkuluyor.
Sadece yeni doğum yapmış kadın değil, bütün çevre panik içindeyse, uyudu mu, ne kadar uyudu, ne kadar emdi vs durumundaysa, zavallı yavrucak cehennem gibi bir dünyaya doğmuş demektir.
Basit olduğu düşünülen, ancak aslında iki partnerin birbirine alışması için anksiyetesiz bir ortama ihtiyaç duyan emzirme, ambivalans ve anksiyetenin odağı haline gelir. Sonuç olarak, biberonla beslemenin izlenmesi ve ölçülmesiçok daha kolay olduğundan ve dolayısıyla güven verici bulunduğundan, biberonla beslemeyi bilinçli olarak teşvik eden yardımcılar bile emzirmeyi baltalayabilirler. Psikanalistin bu dönemdeki çalışması, bebeğin gerçek kırılganlığı etrafında bu yaşam ve ölüm meselelerini çevreleyen derin anksiyeteleri kontrol altına almayı içerir. Analist kendisi fazla anksiyete hissetmeden ve en iyinin ne olduğunu bilmeye yönelmeden kendi anksiyetelerini kontrol altına alabilirse, kadının kendi bebeğine annelik yapma kaynaklarını ve kapasitelerini bulmasına yardımcı olabilir ve yeni anne kararlar verme ve çözüm bulma konusunda kendisine güven kazanır. Bu, bazı eşlerin (kocaların) anneyi daha iyi bir anne olmaya itelemedikleri ya da acıyı dışlamaya çalışmadıkları takdirde üstlenebilecekleri bir roldür. O zaman durum, kocasından yardım ve destek istediğini düşünen, ancak aslında kocasının sunabileceği her şeye haset eden ve bebeği tatmin edebilecek tek kişi olmak isteyen kadınlar için daha da kötüleşebilir. Bu durumda, anne farkında olmadan eşini dışarı iter.
Bizim çok gördüğümüz şöyle bir şey de oluyor; babalar bebeği kıskanıyorlar ve anneyle bebeğin arasına girmeye çalışıyorlar. Altını ben açayım, bir şeyleri ben hazırlayayım derken bir türlü anneyle bebeği rahat bırakamayan, onların arasına girip aralarındaki ahengi bozmaya çalışan baba tipi vardır ve bu da bayağı yaygındır. Ama bunlar anneyle bebek arasındaki ahengi bozayım diye yapmazlar, dur yardımcı olayım, sen iyi yapamıyorsun, ben daha iyi yaparım gibi bir yaklaşımları vardır.
SORU: Annenin anneliğini eleştiri yapanlar var.
Evet, ben bilmem nerede okum, Youtube’da var, sen yapamıyorsun vs. Kadıncağız hayatının en zor sınavlarından birine giriyor, yeni bebek sahibi olmuş, ilk bebeği, sen onu iyice kendisine güvensizleştiriyorsun. Bunlar korkunç şeyler. Bir de gerçekten kadınlar loğusalıkta etkilenmeye çok açık olurlar. Ruhsal dengeleri çok sağlam değildir, bir ayakları öbür tarafta bir ayakları bu taraftadır. Yani zor bir durumdur. Burada daha çok kocasını dışlamaya çalışan kadından bahsediyor ama bizim Türkiye’de gördüğümüz, daha çok anneyle bebek arasına girmeye çalışan erkekler. Arkasında da kıskançlık vardır.